Ruhun Yolculugu

25 Ekim 2014, 23:36:46
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. Aktivasyon epostanız mı yok?


Ruhun Yolculugu » EZOTERİZM » Ezoterizm Nedir? » ezoterizm icat midir? yoksa bir kesifmi?

Gönderen Konu: ezoterizm icat midir? yoksa bir kesifmi?  (Okunma sayısı 2201 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: ezoterizm icat midir? yoksa bir kesifmi?
« Yanıtla #5 : 09 Haziran 2008, 09:26:55 »
Burada, “Böyle bir dönüşümün üzerinde niçin ısrarla durulduğu” da sorulabilir. Unutmayalım ki Kur’an’ı Kerim’e göre, Hz. Muhammed, “İbrahim dini üzerine” gönderilmiştir. Hz. İbrahim’in dini de “Hanif Dini,” yani, “insana kendi doğasına uygun biçimde yaşamasını öğreten din” olduğuna göre, bu zorunluluğun yapısal bir zorunluluktan kaynaklandığı sonucu çıkartılabilir. Kişi, içinde yaşadığı kendi öznel dünyasından, zanlarından oluşturduğu dünyadan kurtulsun ki nesnel dünya içinde kendi doğasına göre yaşayabilsin.
Bütün bu büyük iddialar karşısında ne söylenebilir ve insan ne yapabilir? Hiçbir biçimde bizim bilimsel deney ve bilgi alanımızın içine girmeyen, neredeyse “adı var, kendisi yok” bu kendi kendisini taşıyan disiplin hangi koşullar altında kişinin ilgisini çekebilir? Toplumsal koşulları çoktan ortadan kalkmış ve sunuluş biçimi de bu derecede bozulmuş ve buna tepki olarak da “Görünmeyen Yol”a dönüşmüş böyle bir konu ile bugünün insanı niçin ilgilensin?
Bu soruya kendi açımızdan değil de, ezoterizm açısından yanıt verelim. Kişinin hayatı boyunca vereceği vicdani kararları ve ahlak tutumu, onu bu konuya açık bir duruma getirir ve bu disiplinin bir temsilcisi ile karşılaştırır. “Böyle bir kişiyi nasıl bulacağım ya karşılaşırsam onu nasıl tanıyacağım?” diye sorulacak olursa da, bunun yanıtı, bir önceki dinde Hz. İsa tarafından zaten verilmiştir: “Arayın, bulacaksınız. İsteyin, size verilecektir. Kapıyı çalın, size açılacaktır.”
Bundan sonrası iki taraflı bir ilişkinin başlaması için bir olasılık demektir. Kişi seçilmiş midir, yoksa o noktaya kadarki edimleriyle kendisi mi kendisini seçmiştir? Her iki durum da geçerlidir. Bu konu, o kişinin ilgisini çekiyorsa ya da bu deneye girmeye kendisini hazır ve zorunlu hissediyorsa ve karşı taraf da onu uygun buluyorsa, ilk adım atılır.
Burada bu konuyu, modern Türkçenin büyük mimarı ve büyük Türk mistiği Yunus Emre’nin bir doğuşu ile bitirelim. Hakikate ermek isteyenler için gerekli dört özelliği sıraladıktan sonra, son üç özelliğin tek başına ve yalnız yapılan bir çalışma (halvet) ile öğrenileceğini söyleyip, kendisi de bakın nasıl susuyor!
Vuslat hâlin aydırasam vuslat halin bilenlere
Yedi türlü nişân gerek hakiykate erenlere
(Bu) yedisinden birisi eksik olursa olmaya
Bir nesne eksik gerekmez bu sarp yola varanlara
Evvel nişânı budurur yermeye cümle milleti
Yerenler yerini kaldı yer değmedi yerenlere
İkinci nişânı oldur kim nefsini semirtmeye
Zinhar siz ondan olmanız nefsine kul olanlara
Üçüncü nişânı budur cümle heveslerden geçe
Hevesler eri yolda kor yetemez yol varanlara
Dördüncü nişânı oldur dünyadan münezzeh ola
Dünya seni sayrı eyler ne kul kay(g)ısı sayrılara
Yunus yedi nişân dedi evet üçünü gizledi
Onu dahi deyiverem gelip halvet soranlara
 
http://www.ykykultu r.com.tr/ cogito/46/ refik_algan. html
[/color]

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: ezoterizm icat midir? yoksa bir kesifmi?
« Yanıtla #4 : 09 Haziran 2008, 09:26:41 »
bn Arabî kendisinin 74 değişik öğretmenini bizzat kendisi anlatırken, bunların içinde çok azının tarikat yapısı içinde bulunduğunu görürüz. Yunus Emre, kendisinin Taptuk Emre’nin kapısında piştiğini söyler, ama kendi dönemindeki tarikatları eleştirmekten hiç de geri kalmaz. Bu konuda açık açık ve en ağır konuşan da Şems-i Tebrizi’dir. Makalât yakından incelendiğinde, Mevlânâ’ya ulaşıncaya kadar o cüppeli ve sarıklı kişiler arasında bırakın ezoterik bilgiye sahip yetkin bir kişi bulmayı, uygun bir öğrenciyle bile karşılaşamamış olduğu görülür.
Böylece, tarih içinde olumlu birkaç örnek bulsak bile, genelde tarikat yapısının ezoterik hedefi gerçekleştirmek konusunda toplumsal bir kurum olarak pek başarılı olduğunu söylemek olası görünmemektedir. Ayrıca, tarikat eğitimi, birçok yönüyle Ortaçağ insanına göre, yani bireye göre değil, tiplere göre tasarımlanmıştır. Günümüzde, Ortaçağ’daki “tip”lerin yerini “birey”in alması gerektiğine bakacak olursak, bugün herkese aynı tıraşı yaptırıp aynı elbiseyi giydirip sokağa salmanın ne kadar yersiz olacağı kolayca görülür. O zaman, günümüzdeki tarikatların sayısını ve özellikle de teknolojide ilerlemiş bazı ülkelerdeki çoğalmayı nasıl açıklayacağız?
Teknolojide ilerlemiş birçok ülke, görünüşte “bireyler” yarattıklarını söylemesine karşın, ekonomiye hâkim olmak için bireyi standartlaştırmak gerektiği sonucuna varmış ve birey anlayışını da iki ya da daha çok marka arasındaki seçime indirgemiş gibi görünmektedirler. Böylece günümüzde, sözde-birey, ama gerçekte “tip”lerden oluşan bu ülkelerde tarikat anlayışı hızla taraftar bulmaktadır.
Yurdumuzdaki tarikatların da bugünkü durumuna bakacak olursak, bunların bazıları tarih içindeki yasal bir kaynaktan yola çıkmış olsalar bile, bugüne gelinceye kadar çoktan içlerinin boşalmış olduğunu görürüz.
Diğer tarafta da, kendilerini ezoterik bir geleneğe dayandırma gereğini bile duymayan ve gerçekte de dayanmayan din görünüşü altında siyasal çıkar gruplarından oluşan sözde-tarikatlar ve din liderleri türemiştir.
Bu tarikatların ve din akımlarının bazılarının da çalıntı ve taklit bilgiler ile kendilerini ezoterik bir bilgiye sahipmiş gibi gösterdiklerini, gerçekte içlerinin bomboş olduklarını, günümüzün büyük bireyci mistikleri söylemekte ve kendileri ile tarikatlar arasına kesin ve kalın bir çizgi çekmektedirler.
Bütün bu olumsuz örneklere bakarak belki tarihte de hep böyle olageldiğini söyleyebilir miyiz? Yunus Emre, “Peygamber yerine geçen hocalar / Bu halkın başına zahmetli oldu” derken büyük bir olasılıkla aynı gerçeği dile getirmekteydi.
Tarikat Sonrası Dönem: Görünmeyen Yol
Bir dönemin geleceği ve toplumsal kurum olarak tarikatların yozlaşacağı, hakikatin artık tekkelerde değil de evler ve kahvehanelerde konuşulup tartışılacağının, ezoterizmin geçmişteki bazı bireyci büyük ustaları tarafından önceden haber verilmiş olduğu gerçekten doğru ise, onların çoktan haklı çıktığı bir döneme girmiş bulunduğumuzu bugün rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu görüşe göre, ezoterik bilgi artık tarikat gibi toplumsal kurumlar içinde değil, halk içinde bireyden bireye aktarılmaktadı r.
Bilindiği gibi, Orta Dönem Melamiliği’nden sonra da tarikatları dışlayan bir yol izlenmiş ve bu durum onikinci yüzyıldan sonra Ahi örgütleri, yani meslek loncalarının kurulması ile sonuçlanmıştı.
Bugün, tarikatları dışlayan ezoterik tutumun yepyeni bir yaklaşım türü mü olduğuna yoksa Melamiliğin başka bir çeşitlemesi mi olduğuna ise tarih karar verecektir.
Tartışma ve Sonuç
Kendine özgü bir deney alanından kaynaklandığı ve “kişiye özel” bir “doğrudan bilgi” türü olduğu bizzat ezoterik disiplinler tarafından iddia edilen ezoterik bilginin, bizim bugünkü bilimsel anlayışımız, beş duyumuz ve aklımız ile ele alınamayacağı apaçık ortadadır; eğer alınabilseydi, o zaman, kendi tanımına göre bu çeşit bilgiye “ezoterik / içrek” değil “egzoterik / dışrak) bilgi dememiz gerekirdi. Ezoterik bilginin bize dışta aktardığı savlardan çıkan sonuca göre, ezoterik boyut bize göre hep bir üst dizge olarak var olmakta ve bizim bugünkü bilimsel deney ve gözlem yöntemlerimizin dışında bulunmaktadır.
“Önde gelenlerin ayaklarının kaydığı yer” diye de adlandırılan bu boyut, isterse ve uygun gördüğü biçimde kendisini bize açtığını söylemekte, tam anladığımızı ya da yakaladığımızı sandığımız bir anda belirsizleşmekte ve elimizden kayıp yok olmaktadır. Ezoterik disiplinin açarken kapatmak ve kapatırken de açmak gibi bir biçem özelliğine sahip olduğu hep söylenegelmiştir. Bu durumun psikolojik ve yapısal bir zorunluluktan kaynaklandığını da yine ezoterizmin kendisi söylemektedir. Gerçekte, birilerinden kaçırılan ya da gizli tutulan bir bilgi yoktur ortada; tam tersine, bu bilginin bütün insanlığa aktarılması ve bütün insanlığın bu dönüşümden geçmesi gerekmektedir. Ne var ki, ezoterik bilginin niteliği ve bu bilgiyi alacak olanın iç özellikleri nedeniyle, bu hakikat bilgisi herkese açılamamakta, gönderilen bilgi ile alınan bilgi hep farklı olmaktadır. Bir ağaçtaki meyvelerin hepsi aynı anda olgunlaşmadığı için de ezoterizm, önce olgun meyveleri toplamakta ve bu olgun meyvelerde, “ego”yu yeniden düzenledikten sonra, yâni bilgiyi alacak olanı, bilgiyi alabilir duruma getirdikten sonra, ancak böyle bir dönüşümü başlatabilmektedir.

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: ezoterizm icat midir? yoksa bir kesifmi?
« Yanıtla #3 : 09 Haziran 2008, 09:25:35 »
Ezoterik Anlamlandırma
İnsanın tek başına “Büyük Evren” ve bir bütün olduğu gerçeği tüm ezoterik anlamlandırmaları n çıkış noktasıdır ve kutsal kitaplar da dahil olmak üzere her şey buna göre yorumlanır.
Örneğin, iki denizin arasında bir perdenin bulunduğu ve birisinin suyunun tatlı, diğerininkinin de acı ya da tuzlu olduğu ve bu iki denizin suyunun birbirine karışmadıklarını söyleyen bir Kur’an ayeti vardır. Kaptan Cousteau, Cebelitarık Boğazı’nda böyle bir durumu keşfettiği zaman, egzoterik din anlayışı bu buluşu, sözü geçen ayetin dış dünyadaki bir kanıtı olarak görmüştür. Oysa ki, ezoterik anlamlandırmaya göre tüm kutsal kitapların sadece dışta değil, tek bir insan üzerinde ve içte değerlendirilmesi ile de farklı derinliklerdeki anlam katmanlarına ulaşılır, ki ezoterik bilginin dışta gösterilen kaynak yerlerinden birisi de burasıdır.
Tek bir insanın biyolojik yapısı ele alındığında, tuzlu olan kan ile tatlı olan beyin-omurilik sıvısı arasında bir kan-beyin seddi vardır ki bunlar da asla birbirlerine karışmazlar.
Büyük gizemcilerden Niyazi-i Mısri de İrfan Sofraları adlı yapıtında aynı ayetin başka bir ezoterik anlamını göstermekte, sadece dışta yaşayan kişiler (suyu acı olan deniz) ile hakikate ulaşmış kişilerin (suyu tatlı olan deniz) bir arada yaşadıklarını, ama Tanrı’nın bu iki topluluk arasına bir sed çektiğini ve hakikate ulaşanların asla dışta yaşayanlara doğrudan karışmadıkları yönünde bir yorum yapmaktadır.
Bu anlamlandırma biçimine göre, başka bir örnek olarak Hz. Musa, Yahudi kavmi ve Firavun arasında geçen olaylara bakacak olursak, kişi (ego) kendi iç hakikatine (Hz. Musa’ya) uyarak Firavunun (nefsin / bedenin sonsuz isteklerinin) zulmünden kavmini (bedenini ve psikolojisini) kurtarmalıdır; “Vadedilmiş Topraklar” da dünya coğrafyası üzerindeki belirli bir yer değil, ezoterik dönüşümü tamamlamış kişinin kendi içinde açılacak olan hakikat alanıdır. Hz. İsa bunu Göklerin Krallığı olarak adlandırmakta ve bunun dışta değil, içte olduğunu bizzat kendisi dile getirmektedir.
Dıştaki dine ait çevreler için günümüzün popüler konularından olan ve İslami çevreler tarafından da tartışılmaya başlanan Hz. İsa’nın ikinci gelişi sorununa yine ezoterik açıdan bakılırsa, dıştaki bu bekleyiş ve belirsizliğin, bir bilgi ve anlayış eksikliğinden kaynaklandığı görülür. Göklerin krallığının dışta değil, içte olduğunu ve dünyanın sonuna kadar insanlarla birlikte olacağını Hz. İsa’nın zaten kendisi bizzat söylemişken, tarihsel Hz. İsa’nın dışta tekrar ortaya çıkmasının ne anlamı olabilir? Böyle bir şey gerçekleşse bile yinelenecek olan, tarihte olmuş olan değil midir? Ayrıca, kendisi zaten bu dünyayı terk etmemiştir ki tekrar gelsin! Ama, bunu söylemek ne anlama gelir?
Ezoterik okumaya göre, Hz. İsa’nın ikinci gelişini kişi kendisi üzerinde, bireysel düzlemde anlamalıdır. Hz. Muhammed’in deyişiyle kişinin “ölmeden önce ölmesi” ya da Hz. İsa’nın deyişiyle “yeniden doğması”, yani herkese açık olan “İsalık” makamını ve bilincini ezoterik dönüşüm içinde deneyimlemesi sonucunda Hz. İsa o kişi için gelmiş olur, ki ikinci gelişin gerçek anlamı da budur.
Yukarıda verilen bu örneklerden kolayca anlaşılacağı gibi ezoterik disiplinler bütün kutsal kitapları ve özellikle de Kur’an’ı Kerim’i, en azından yedi değişik okunuş üzerine gelmiş olduğunun söylenmesinden de hareketle, egzoterik anlayıştan farklı bir referans dizgesine göre yorumlamakta ve değerlendirmektedir.
Tarihsel Görünüm
Hinduizm adı altında toplanan irili ufaklı bazı din grupları, Budizm anlayışı ve Hz. İbrahim geleneğinden kaynaklanan dinler (Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık) hep bir ezoterik çekirdek çevresinde bir bölümleriyle dışlaşmışlar ve dinlerin toplumsal yönünü oluşturmuşlardı r. Hatta, bir görüşe göre, tek bir ezoterik anlayış olup, bu ezoterik çekirdek de dinleri doğurmuştur. Bu dinlerin, herkese açılmayan ezoterik bir çekirdeği, bir de dıştaki toplum kurallarını, insan ilişkilerini düzenleyen toplumsal yüzü vardır. İdeal olan, bu ezoterik çekirdek içindeki özel bilginin, tarih boyunca bir zincir biçiminde (silsile) kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Ne var ki, bu zincir, tarih içinde zaman zaman kopmuş ve/veya dıştaki dini ilk kuranlar ortadan çekildikten sonra dıştaki din kurumları hızla bozulmuş, çıkar grupları oluşmuş, ilk amacından sapmış, ezoterik ilkelere uygunluğunu yitirmişlerdir. Buna göre, ezoterik içeriğini yitirmiş dinlerin içlerinin de boşalmış olduğunu ve dinin özündeki ezoterik dönüşüm programını uygulamaktan da uzak düştüğünü söyleyebiliriz.
Dışta kurulan dinler, tarih içinde toplumsal, ekonomik ve coğrafi nedenlerle değişim gösterirken, ezoterik bilginin de insanlara dinin ilk kurulduğu zamandaki koşullarından, katı kurallarından daha farklı ve daha esnek bir biçimde iletilmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Böylece ezoterik yolların toplumsal dış yüzünü oluşturan “tarikat” kurumu ortaya çıkmıştır. Tarikatta, eğitim bir okul içinde ve toplu bir biçimde verilir. Belirli bir tekkede bir araya gelen insanlar genellikle aynı mizaca sahiptirler ve bu bağlamda, herkesin kendi mizacına uygun tarikatı seçtiği de söylenir.
Kuramsal olarak, bir yolun başındaki kişinin bu ezoterik dönüşümü önce kendisinin tamamlamış olduğu, sonra da bu konuda başkalarına kılavuzluk yaptığı kabul edilir. Ne var ki, tarikat kurumu da çok geçmeden, kendi içinde taşıdığı söylenen ezoterik zincirin kopması, yani bu dönüşümü yaşamış kişilerin bu gerçeği aktarabilecek kişiler bulamamaları nedeniyle, toplumsal olarak hızla yozlaşma sürecine girmiştir. İçleri hızla boşalan tarikatlar, biçimsel uygulamaları yaşatan, ama ezoterik dönüşümden habersiz çıkar gruplarına dönüşmüştür.

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: ezoterizm icat midir? yoksa bir kesifmi?
« Yanıtla #2 : 09 Haziran 2008, 09:25:11 »
Kutsal kitaplar, Tanrı’nın insanı kendi biçiminde, en güzel biçimde yaratmış olduğunu ve ona ruhundan üflediğini söylemektedir. Bu nedenle de Tanrı’nın evi insandır; ama bu bakış, insanın Tanrı olduğu anlamına gelmez. Nasıl aynadaki görüntü kendi başına varolamazsa, insan da aynı biçimde Tanrı olmadan kendi başına varolamaz.
Tanrı’nın insanda olduğu gerçeği ve insanın bunu deneyimleyebilmesi için gerekli duyu organları ve beyin işlevleri, günlük bilinç içinde perdelenir, örtülür (Küfr) ve bizler bundan habersiz, adeta bir uyku içinde yaşarız. Yapmamız gereken de bu perdeyi ortadan kaldırarak öznel bilincimize ölmek, böylece nesnel bilince doğmak ve bütünselliği, evrensel bilinci deneyimlemektir, ki bu, “Ölmeden önce ölmek” olarak adlandırılır. Böylece kişi, sözcüklerin ezoterik anlamıyla örtülülük (küfr) durumundan, yani kâfirlikten, açıklık, içi dışı bir olma (müminlik) durumuna geçmiş olur. “Ölmeden önce ölmek” biyolojik ölümden önce deneyimlenmesi gereken bir durumdur, ki buna “Yeniden Doğmak” ya da “Uyanmak” da denir.
Kişinin, biyolojik ölümü gerçekleşmeden önce, “Uyanma” deneyimi yaşanmazsa, yani ezoterik dönüşüm tamamlanmazsa, ölümden sonra bilinç devam ettiğinden dolayı, kişi, perdesinin kalınlığı oranında kendisini çeşitli sorunlar içinde bulur. Diğer tarafta, bu tanımıyla “uyanma” ya da ezoterik dönüşümün, bu çalışmaları yapan herkeste gerçekleşeceği gibi bir kesinlik de bulunmadığı için, kişi yaşarken en azından bu yönde bir çaba göstermelidir ki biyolojik ölüm sırasında perdesi ince olsun ve ölüm sonrası birçok sorun ile karşılaşmasın.
Ezoterik Yolculuk
Yaygın olarak kabul görmüş bir sınıflamaya göre kişi, dört kapısız kapıdan geçerek ezoterik bilgiye ulaşır. Bu kapıların her birinden diğerine geçmek için kendi bulunduğu yerin koşullarını yerine getirmiş olması ve orayı gerektiği gibi bilmiş olması gerekir.
Bu bağlamda, İslam tasavvufu üç değişik bilgi biçimi tanımlayarak yola çıkar:
1) Duyarak Bilmek: Futbolun adını bile duymamış bir kişi düşünelim. Bu kişinin bir arkadaşı başka bir ülkeye gider ve ona bir mektup yazarak bu futbol oyununu ve kurallarını ona uzun uzun anlatır.
2) Görerek Bilmek: Bu kişinin arkadaşı kendi ülkesine dönerken beraberinde futbol ile ilgili fotoğraflar ve filmler getirir ve bu kişiye gösterir ve futbolun kurallarını öğretir.
3) Olarak Bilmek: Bu kişi de futbolun oynandığı o ülkeye giderek kendisi de futbol oynamayı öğrenir ve bir futbolcu olarak sahalara çıkar.
Görüldüğü gibi, bu sınıflamadaki ilk iki bilgi biçimi egzoterik, sonuncusu ise “olmak” yolu ile elde edilen doğrudan bilgidir, ki ezoterik yaklaşımın konu ettiği de bu bilgi türüdür.
Böylece kişi, “duyarak”, “görerek” ve “olarak” aşağıdaki kapısız kapılardan geçmelidir:
1) Toplum Yasaları: Ezoterik bilgiyi isteyen kişinin diğer insanlarla ilişkisinde evrensel hukuk yasalarına göre bir terslik bulunmamalıdır. Yani, adam öldürme, hırsızlık, başkasının hakkını yemek vs. Hz. Musa’nın getirdiği belirtilen “10 Emir”deki suçlarla ilgili görülecek bir hesabı bulunmamalıdır. Dinsel bir terim kullanacak olursak, büyük günahlar işlemekten uzak olması ya da sonradan uzaklaşmış olması gerekir > Şeriat.
2) Yol: Kişi, ezoterik dönüşümü bizzat yaşayarak kılavuzluk yapabilme niteliği kazanmış birisini bularak onun verdiği eğitimi almaya başlar. Eskiden bu çalışmaların bir bölümü, toplu olarak tekkelerde yapılırdı. Bu eğitim, genel dinsel bir uygulama ile başlayabileceğ i gibi, kişiye özel, esnek bir özellik de taşıyabilir > Tarikat.
3) Doğaüstü Deneyimler: Kişi bu çalışmalarda derinleştikçe, birtakım doğaüstü deneyimler yaşamaya başlayabilir ki burası, Okült Bilgi ile Ezoterik Bilgi’nin bir bakıma kesişebileceği bir yerdir. Ne var ki kişi arınma sürecini daha tamamlamadığı için bu evrede ortaya çıkabilecek doğaüstü deneyimler genellikle ezoterik disiplinler tarafından istenmez ve öğrencinin bunların içinden hızla geçmesi ya da geçirilmesi gerekir. Öğrenci buraya takılırsa, ezoterik bilgiye ulaşabilmesi olanaksız derecede zorlaşacaktır > Marifet.
4) Ölmeden Önce Ölmek: Kişi arınma basamaklarını tamamlayarak ezoterik dönüşümü gerçekleştirmiş , hakikat ile arasındaki perdeden kurtulmuş ve adeta yeniden doğmuş, öznel dünyadan nesnel dünyaya gelmiştir > Hakikat .
Ezoterizme göre ancak bu dönüşümü tamamlamış bir kişi, hayvansal sıfatları üzerinde egemenlik kazanabilmiş ve “Olgunlaşmış İnsan / İnsan-ı Kâmil” olmuştur; geri kalan büyük çoğunluk ise, bu sürecin ister ayrımında olsun ister olmasın, bunu evetlesin ya da evetlemesin, insanlaşma sürecinin daha henüz başlangıcındadır.
[/color]
« Son Düzenleme: 09 Haziran 2008, 09:27:10 Gönderen: benbenim »

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
ezoterizm icat midir? yoksa bir kesifmi?
« Yanıtla #1 : 09 Haziran 2008, 09:24:58 »
Ezoterizm Bir İcat mıdır Yoksa Bir Keşif mi?
Ezoterik bilgi ile felsefi bilgi arasındaki bir diğer önemli ayrım da felsefe bilgisinin ve yaklaşımlarının büyük bir çeşitlilik göstermesine, geniş bir yelpaze oluşturmasına karşın, ezoterik bilginin dışlaşmış yönünün, dünyanın farklı yerlerinde ve zamanlarında hep aynı savları öne sürmüş olmasıdır. Tarihsel, kültürel ve coğrafyaya ait ek ayrıntılar ortadan kaldırıldığında tüm büyük dinlerin ve yolların içindeki ezoterik yaklaşımların hep aynı ilkeleri vurguladığını ve hep aynı hedefi gösterdiğini görürüz.
Felsefe tarihine baktığımız zaman gördüğümüz felsefe sayısı kadar filozof olabilir, ama ezoterik bilgiye ulaşmış kişi sayısı kadar farklı ezoterik disiplin olamaz. Bu bize ezoterizmin yapısal temelini gösterir. Hindistan’da hazırlanan bir anatomi kitabı ile Türkiye’de hazırlanan bir anatomi kitabı, derinlik ayrımı gösterseler bile, aynı gerçekleri anlatacaktır, çünkü tanımladıkları yapı aynıdır. Bu nedenle, dünyanın farklı yerlerinde ve farklı zamanlarında ortaya çıkmış olan ezoterik disiplinler ve büyük gizemciler arasındaki ortak ilkeleri, özellikleri, uygulama ve yaklaşımları “yayılma kuramı” ile açıklamak doğru değildir; bunlar insanın bedensel ve psikolojik yapısından kaynaklanan zorunluluklardı r. Bu nedenle, dünyanın farklı din, tarih ve coğrafyalarında ortaya çıkmış bütün büyük mistikler hep aynı kilometretaşları nı göstermişlerdir.
Ezoterik Bilgi ve İslam Tasavvufu
İslam dini içinde de bir ezoterik gelenek bulunduğu ve bunun bir yönünün egzoterik bir biçimde “Tasavvuf Anlayışı” olarak dışarıya açıldığını biliyoruz.
Burada “Sufizm” sözcüğü üzerinde kısaca durmakta da yarar var. Daha çok Batılı oryantalistler tarafından kullanılan bu sözcük, İslam ezoterik disiplinini akıl yolu ile anladıkları ya da kendi anlayışları içindeki bir kategoriye oturtabildikleri yanılgısı ile birlikte yan yana bulunur. Batılılar tarafından bazı İslam gizemcilerine Sûfî dendiği, hatta bazı büyük İslam gizemcilerinin kendilerini zaman zaman Sûfî olarak nitelendirdikleri de doğru olmakla birlikte, tarihte hiçbir zaman “Sûfilik” diye başlı başına bir akım, bir yol, bir din ya da ezoterik okul varolmamıştır. “Sûfî“ sözcüğünün bazı yerli kaynaklar tarafından da kullanılmış olması, sosyolojik din ile aralarındaki anlayış farkını İslam dışı odaklara, onların anlayabilceği bir biçimde daha yumuşak bir tutumla anlatabilmek ya da aktarabilmek kaygısından kaynaklanmış olabilir.
İslam Tasavvufunun Başlangıcı ve Sonrası
Yaygın görüşe göre İslam tasavvufu Hz. Muhammed ve onun sofasında topladığı yakınları, başka bir deyişle ezoterik çalışmalar için en uygun ve olgun bulduğu kişiler ile yaptığı sohbetlerle başlamıştır. Yeni dinin ilkelerine ve kurallarına göre, bir yandan dışarıdaki toplum ve insan ilişkilerine yeni bir düzen getirilirken, diğer taraftan da içerdeki bu kişilere egzoterik dinin ezoterik yönü ve hedefi ile kutsal kitabın ezoterik anlamı ve uygulamaları açıklanmıştır.
Bu uygulamaların hedefi hiç kuşkusuz ki başka disiplinlerde de “Nirvana” “Yeniden Doğuş” “Aydınlanma” “Kalp Gözünün Açılması” “Arınma” ve “Kavuşma” gibi değişik adlarla tanımlanan ezoterik dönüşümün yeni din içinde de gerçekleştirilmesiydi . Hz. Muhammed’in ilk vahyini 40 yaşında aldığı ve 53 yaşında da Tanrı katına yükseldiği, yani mirac ettiği söylendiğine göre, bu dönüşüm sürecinin onun bizzat kendisi için 13 yıl sürmüş olabileceği söylenebilir.
Böylece Hz. Muhammed ile başlayan bu ezoterik dönüşümü yaşamış insanlar zinciri (Velayet), bir görüşe göre sadece Hz. Ali, başka bir görüşe göre de Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir ve onların ardılları ile günümüze kadar sürmüştür.
İslam dininin dört halife dönemi ve sonrasındaki siyasal nedenlerden dolayı ilk ezoterik okulları oluşturan çekirdek ya da çekirdeklerin Arap yarımadasından Orta Asya’ya taşınmak zorunda kaldıklarını ve oradan da Anadolu’ya gelmiş olduklarını ileri süren görüşler de vardır. Böylece, özellikle onikinci ve onüçüncü yüzyıllardan sonra İslam ezoterik anlayışının en önemli merkezi Anadolu olmuştur. Tarih boyunca, bütün bu değişik coğrafya ve kültürler içinde başka başka görünüşlere bürünen ezoterik okullar dışta da toplumsal birer kuruma dönüşen “yolları” (tarikat) oluşturmuş ve sonunda bugüne kadar gelinmiştir.
Yalnız burada hemen belirtmek gerekir ki, bazı gizemcilere göre, temelde Ortaçağa ait toplumsal bir kurum olan tarikatların dönemi günümüzden 100 yıldan daha fazla bir zaman önce çoktan kapanmış ve ezoterik disiplinler açısından artık bireysel döneme geçilmiştir. Yani, içinde bulunduğumuz dönemde, ezoterik eğitim artık kitlesel düzeyde değil, bireysel düzeyde, teke tek verilmektedir. Bu görüşe göre günümüzde hâlâ varlıklarını biçimsel olarak sürdüren yolların ise hemen hepsinin içi boşalmış ve birer Ortaçağ kalıntısına dönüşmüştür. Bunların biçimsel olarak bile geleneği sürdürdüğü kuşkuludur. Başlarında ezoterik bir dönüşüm geçirmemiş kişiler bulunmaktadır. Ezoterik disiplinin gereklerini bırakmışlar ve dıştaki dine ait siyasal akımlara dönüşmüşlerdir, ki bu konuya daha sonra, Tarikat Sonrası Dönem ve Tartışma bölümünlerinde tekrar döneceğiz.
Ezoterizmin Dışta Sunduğu Ön Kabuller ve Bakış Noktası
Ezoterik bakışa göre “insan” büyük evren ve bir bütün, dışımızdaki evren ise küçük evren ve parçalardır. İnsanın, aslında büyük evren ve bir bütün olduğu ve Tanrısallığı içinde barındırdığı görüşünden hareket etmeyen hiçbir bakış açısı, ezoterik bakış açısı olarak kabul edilemez.
Ezoterik çalışmanın hedefi ise kişiyi şimdi içinde bulunduğu, kendisini dıştaki parçalar ile özdeşleştirdiği durumdan kurtararak kendi bütünselliğine döndürmek ve böylece evrensel bilinci, Tanrısal bilinci deneyimleyebilmek için bir olasılık yaratmaktır.




Payla facebook Payla twitter
 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
879 Gösterim
Son İleti 30 Mart 2009, 12:32:42
Gönderen: ayışığı
1 Yanıt
1207 Gösterim
Son İleti 07 Mayıs 2009, 20:02:10
Gönderen: gece yolcusu
0 Yanıt
2283 Gösterim
Son İleti 08 Nisan 2011, 10:50:58
Gönderen: Min
0 Yanıt
892 Gösterim
Son İleti 06 Mayıs 2011, 09:52:21
Gönderen: ayışığı
0 Yanıt
790 Gösterim
Son İleti 26 Ağustos 2013, 20:16:33
Gönderen: fantastic