DİNLER > İbni Arab-i

Füsûsül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)

<< < (2/3) > >>

benbenim:
Allah’ın sınırsız ilim hazinelerinin FETHİNİ açık ve anlaşılır bir dil ile anlatan bir yazıyı ve FETİH SÛRESİ’ni aşağıda tamamlayıcı bilgi olarak veriyoruz.

FETİH

(İLÂHİ SIFATLARLA TAHAKKUK ETME-ÖLMEDEN EVVEL ÖLME)

FETİH ise, fizik - biyolojik beden yaşamına devam ederken, ruh dediğimiz dalga bedenin -ışınsal bedenin- bağımsızlığını kazanma hâlidir ki, bu durum tasavvufta, “ÖLMEDEN ÖLMEK” diye tanımlanır.

FETH, İLÂHİ SIFATLARLA TAHAKKUKTUR!

“Feth”in birisi “zulmânî” olmak üzere yedi basamağı vardır…Keşif basîrete aittir. “Fetih” ise tahakkukla alâkalıdır! İlâhî sıfatlarla tahakkukla, demek istedim…

FETİH, BERZAH ÂLEMİ’NİN FETHİDİR, Kİ BU FETİH ANCAK “YAŞARKEN ÖLMEK” SURETİYLE GERÇEKLEŞİR!

“Sana öyle bir FETİH verdik ki, bu kesin ve apaçık FETHE eriştir!. Ki böylece Allah senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini bağışlar; ve sana olan nimetini tamamlar; ve seni gerçek yola erdirir. Ve sana öyle bir zafer verir ki, hiç kimse karşı koyamaz!.’

Nakletmiş olduğumuz bu üç âyet-i kerîmenin zâhir yâni ilk anda anlaşılan manâsı bütün tefsir ve meâllerde mevcût olduğu için burada bunun üzerinde durmayacağım. Allahü Teâlâ’nın bize ihsan buyurduğu açıklık ve irfan nisbetinde buradan anladığımız mânânın açıklayabileceğimiz kadarına gelince…

FETH, kapalı olan bir şeyin açılması, ya da kişinin elde edemediği bir şeyi elde etmesi anlamlarına gelir. Bu anlamlarladır ki, dünya hayatı içinde bir kişinin elde edebileceği en büyük FETH, âhıret âleminden bir bölüm olan berzah âleminin FETH’idir. Ki bu FETH’de ancak “yaşarken ölmek” suretiyle gerçekleşir!.

FETİH İKİ TÜRLÜDÜR

FETH iki türlüdür;

Zâhir FETH.

Bâtın FETH.

1- ZÂHİR FETİH

FETİH Sûresi, zâhir anlamı itibariyle Hudeybiye anlaşması ve Mekke’nin fethi ile alâkalı bir çok hususu açıklar. Ancak ne var ki, asla bu kadarıyla da değildir kapsamındaki anlamlar.

Bu sûrenin derinliklerinde öyle önemli bâtınî yâni iç anlamlar söz konusudur ki, bunları ancak ehli kişiler bilir.

Biz bir iş’arî tefsir hazırlamadığımız için burada bu derinliğe girmeyeceğiz. Ancak, ilk üç âyetin bâtınî anlamından da sözetmeden geçmemiz mümkün değildir!. Zirâ, bu üç âyet tasavvuftaki çok önemli bir hususa işaret etmektedir.

2- BÂTINİ FETİH

Bâtın FETH dahi iki türlüdür.

a- FETH.

b- FETH-İ MÜBİN

NURÂNİ FETİH SAHİPLERİNİN SAYISI YERYÜZÜNDE 40′I BİLE BULMAZ!

FETH esas itibariyle yedi derecedir. Bu yedi derecenin birinci dereceden olanının gerçekleşmesiyle birlikte kişi FETH sahibi olmuş olur.

FETH kesinlikle kişinin çalışmasına bağlı, yâni çalışmakla elde edilir bir şey değildir.

FETH nedir?.

Kişinin içinde bulunduğumuz şu boyutta, bu bedenle yaşarken; bir anda, beden bağımlılığından kurtularak, sanki ölmüş gibi, tamamiyle ruh beden yaşamına geçmesi ve ruhtaki özellikleriyle yaşamını bu dünyada sürdürmesi hâlidir.

“Ölmeden evvel ölmek” denilen hâlin hakkel yakîn yaşanmasıdır. Bize öğretilene göre, böyle kişilerin yeryüzünde sayıları kırkı bile bulmazmış, nurânî FETH sahipleri olarak.

Evet, FETH bu yönüyle de ikiye ayrılır:

A. FETH-i zulmânî
B. FETH-i nûrânî

A- FETHİ ZULMÂNİ

FETH-i Zulmânî, müslim ya da gayrımüslim tüm insanlarda meydana gelebilir. Özellikle, Hindularda, Budist felsefe mensuplarında görülen ve FETH eseri olan bazı haller hep bu FETH-i zulmanî neticesidir ki, din terminolojisinde bu hallere “istidraç” adı verilir.

FETH-i Zulmânî’nin iki büyük işareti vardır. Birincisi bu tür FETH kendisinde meydana gelmiş kişi Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm’ı kabul etmez. İkincisi de, birimsellikten, yâni kendini bir birim olarak görmek perdesinden kurtulamamıştır!.

FETH-i Zulmânî sahipleri, kişinin tüm geçmişini bilebildiği gibi, aynı anda birkaç yerde bulunabilme, kabir ahvalini anlatabilme, CİNlerle rahatlıkla iletişim kurabilme ve daha başka bazı akıl almaz davranışlar ortaya koyabilme özelliklerine sahiptirler.

İstidraç yollu oluşan “fetih”te 7 mertebeden yalnızca iki mertebesi mevcutur.

B- FETHİ NURÂNİ (FETHİ MÜBİN)

FETH-i Nûrânîde dahi benzer özellikler meydana gelir!. Ancak bir farkla ki, bu zevât kısa sürede bu yaşama adepte olduktan sonra gelişmelerine devam ederler, FETH’in üçüncü derecesinde Hazreti Rasûlullah ile ve sâir Nebi ve Evliyâ ile buluşurlar ve berzah âleminin çeşitli sırlarını âgâh olurlar. Bundan sonra da ricâli gayb arasında yerlerini alırlar.

FETİH 7 AŞAMADIR!

Fetih de yine 7 kademedir, aşamadır. Evliyaullah arasındaki 7 mertebeye tekâbül eder.

Fetih gelmiş olan yani ölmeden evvel ölmüş olan yani fiili ölümü tatmış olan kişi sanki şehidler gibi şehidler nasıl fizik bedeni terketmekle birlikte o anda ruh boyutunda serbest olarak yaşarlar dünya üzerinde her olayı görür bilir müdahale edebilirse işte fiili ölümü tatmış olanda ki ölmeden evvel ölmenin tahakkukudur bu, kişi fizik bedenden kendini kurtarmıştır ruh beden boyutunda yaşar, dilerse herhangi bir yerde bedenlenir, bedenlenerek orada tasarrufta bulunur, dilerse bulunduğu yerden dünya üzerinde olan bir olayı sanki orada yaşıyormuşçasına bilir görür yaşar dilerse müdahale eder veya etmez. Yani ruh beden olarak sanki fizik beden ölmüş gibi, fizik bedenden kurtulmuş bir yaşam içine girmiştir Fetih dediğimiz olaydır bu.

FETHİ MÜBİN ODUR Kİ, KİŞİ BU FETHİ KALDIRABİLİR!

FETH-İ MÜBÎN odur ki, gelen kişi bu FETHİ kaldırabilir. Bu ne demektir?.

Kişiye FETH geldiği zaman, yâni fizik - biyolojik beden bağından kurtulduğu zaman, bu yaşam şeklini hazmedemeyip kendini içinde bulunduğu boyutun şartlarına kaptırabildiği gibi, buna güç yetiremeyip bedenden tümüyle de kopabilirler; ki bu da onun mutlak manâda ölümü tadışına yolaçabilir.

FETH geldikten sonra, mutlak manâda ölüm gelmediği takdirde, o kişi beyin aracılığıyla gücünü arttırmaya, ilmini çok daha üst seviyeye yükseltmeye devam eder yâni ilerleme devam eder. FETH’in arkasından ölümün gelişi ise onu bulunduğu yerde sınırlar.

benbenim:
Mârifet sahibleri bilirler ki; her şeyin özü ve zâhiri Hakk’dır. Özde ne var ise zahirde de o vardır. Bütün varlığın özünün ezeli ilim olduğu için duran ve hareket eden her şeyin fiilinden etkilenmezler. Tüm fiilleri tek bir gerçeğe bağlarlar.

Mârifet sahibi olmayanlar ise kendi başlarına geleni hariçten isabet etti zannederler. Hâlbuki her birimin başına gelen kendi ezeli ilmî sûretinin (öz isminin) görünür hale gelmesidir.

Bir Arap atasözü vardır; “Ağzın üfledi, ellerin bağladı” denilmiştir ve bir hikâye ile anlatılmıştır.

Bir adam denizin karşı kıyısına geçmek için kayık arar fakat bulamaz. Yanında bulunan tulumu ağzı ile üfürür ve elleri ile bağlar. Tulumun üzerine binerek karşı kıyıya doğru kulaç atmaya başlar. Tam denizin ortasına gelince ağzı zayıf bağlanmış olan tulum gevşeyip hava kaçırmaya başlar. Adam boğulmak üzereyken çok uzakta olan birisinden yardım ister. Yardıma yetişemeyeceğini anlayan adam boğulana seslenir; “Üzülme, ağzınla şişirdin ellerinle bağladın”.

Bilinsin ki Allah ilmindeki hükümler ezelden ebede kadar görünüme gelen her varlık üzerinde gerçekleşecektir.

Kader sırrı ezelî ilmî sûretlerdeki (ayan-ı sâbitedeki) her bir mânânın birimde açığa çıkmasıdır. Ezelî mânâların birimsel zâta, fiile, sıfata bürünerek görünmesidir. İlmî sûretler Hakk’ın zâtından hariç gerçekler değildir ki Hakk’ın bilineni olsunlar, O’nun ilminde meydana çıkmış olsunlar. Onlar ancak ve ancak Hakk’ın sıfatları ve zâtının fiilleri, işleri ve tecellileridir. Bundan dolayı Hakk’ın zâtına ait tecelliyat, Hakk’ın haricinde bilmesi gereken şey değildir. Kendi mânâlarıdır.

Allah ahad olduğu için isimleri, fiilleri ve sıfatları da ahaddır. Tecellisi de ahadır. Ahad olan tecelliyi sonsuz birimlere ayırıp da ahadda olmayan cüz’ün kaderini araştırmak ve hükümler çıkarmak eksik bir ilimdir. Hiçbir zaman doğru bilgi vermez.

O’nun kendi mânâları artmaktan, değişmekten, iyi ve ya kötü olarak nitelendirilmekten münezzehtir. Ancak Hakk’ı ve Hakk’ın tecelliyatını ayrı görme boyutunda kader içinden çıkılmaz bir bilmeceye dönüşür.

* * *

3-) Ve ma yentıku anil heva;
(O), hevasından (nefsinden, beşeriyyetinden) nutketmez (konuşmaz; Hakkani hitabtır; O’nun sünneti, sünnetullah’tır).

4-) İn huve illâ vahyun yuha;
O vahyolunan bir vahiyden başka değil. (Necm, 53/3-4; B Meal)

Resulullah a.s.’ın sözleri bu âyetlerin şâhitliği ile Hakk’ın sözleridir. Fusûsu’l-Hikem’de bahsi geçen her şey Resulullah a.s.’ın ilhamı ile vücuda gelmiştir. Bundan dolayı Fusûsu’l- Hikem’in amacı da Hakk’ı anlatmaktır.

47-) Fe`tiyahu fekula inna Rasûla Rabbike feersel meana beniy israiyle ve la tuazzibhüm* kad ci`nake Bi ayetin min Rabbik* vesSelâmü alâ menittebeal hüda;

“Artık ona gelin ve deyin ki: Doğrusu biz senin Rabbinin Rasûlleriyiz!… İsrailOğullarını (ruhani kuvveleri) bizimle beraber gönder, onlara azab etme!.. Gerçekten biz sana, senin Rabbin tarafından (B sırrınca) bir ayet olarak geldik… Selam, huda’ya (rehbere; yol göstericiye) tabi olan üzerine olsun”. (Tâhâ, 20/47; B Meal)

* * *

Mesnevî’den alıntılar

“Mâdem ki renksizlik rengin esiri oldu, Mûsâ Mûsâ ile cenkte oldu.”

Renksizlik mutlak tekliktir. Renk âlemin işleri ile meşgul olmaktır. İsimleri Mûsâ olan iki şahıs Hakk’ın ilminden zâhir olmuş iki tecellidir. İkisinin de öz isimleri ve esmâ terkibleri farklı ve zıt oldukları için bu dünya âleminde bir birleri ile kavgaya tutuşurlar.

“Ne zaman ki renksizliğe ulaştın, Mûsâ ile Firavun barış yapar.”

Bilincin ile dünyâ boyutunun üstlerine seyahat edersen, dünyada zahir olan tüm zıtların Hakk’ın zâtında ayrı ve gayrı olmadığını görürsün. Her zıtlık orada yok olmuş sadece Hakk’ın boyası olan barış ile boyanmıştır.

“Bu acaib bir şeydir ki renk renksizden çıkar ve diğer renklerle kavgaya tutuşur. Nedendir?”

“Yahut bu cenk değildir, hikmet içindir. Har furûş (eşek alıp satan dellallar) sanatları gereği sûretâ kavga ederler. Eşek satılınca kavga biter barış başlar.”

Gül ve diken bir asıldan çıkmıştır. Sâid ile şâkî de hakikatte bir tohumun iki dalıdır. Asılları Hakk ve zâhirleri mahluk olursa Hakk’ın adalet hükmü güle hoşluk ve dikene acılık verir. Biri güzel kokarken diğeri azap verir. Fakat gül ve dikeni zâhirleriyle değil de bâtınlarıyla görürsen tek gerçeğin iki yüzü olduğunu idrak edersin. Ve gül ve diken arasındaki kavganın kavga değil de kendi gerçeğini zikir olduğunu duyarsın.

30-) Evelem yeralleziyne keferu ennes Semavati vel Arda kâneta retkan fefetaknahüma* ve cealna minelMai külle şey`in hayy* efela yu`minun;

O kafir olanlar görmediler mi ki (zigot’ta) Semavat ve Arz bitişik/birleşik idi de biz onları (kromozom verilerinin karşılıklığı ile) yarıp ayırdık… Her diri şeyi sudan oluşturduk… Hala iman etmiyorlar mı?. (Enbiyâ 21/30; B Meal)

Hakk’da gizli mânâlar şehadet âleminde görünüme geldikçe renklerin ve şekillerin farkları seyredilir. Daha doğrusu zât kendi renksizliğini renkler dünyasında seyreder. Bu seyrin Hakk’daki hükmü kavga ve cenk değil sonsuz mânâların hayranlıkla ve hayretle gösterimidir.

“Bu ben ve biz dediğimiz tecelliyatı kendin ile oynamak için dizdin. Ben ve sen gerçeğini kaldıranlar sevgilinin denizinde boğulsun.”

Âlemlerde görünen her şey Hakk’ın aynasındaki esmâ güzellikleridir. Esmâların zıtlıklarını görmek hayreti artırırken esmâların aynılığını görmek vahdet denizinde tevhide ermektir.
* * *

benbenim:
Fiilin yaratılması için -kudret- sıfatı gereklidir. Kulun ademiyyeti (*) sırrınca kulda -kudret- yoktur. Kudretin olmadığı yerde de bir fiil yaratılamaz. Kulun fiilinin Hakk’a bağlanması da bu nedenledir.

(*) Ademiyyet -yokluk- anlamındadır. (-a’ harfi kısa okunur)
* * *

23-) La yüs`elu amma yef`alu ve hüm yüs`elun;
(O) yaptığından sual edilmez… Onlar sual edilirler. (Enbiyâ, 21/23; B Meal).

Her bir kulun Allah ilmindeki bilgisinin ezelî olması, her birimden açığa çıkan mânâlarında ezelî bilgi kapsamında olmasını gerektirir. Birimlerin özleri Allah isimlerinden meydana geldiğine göre ve bir isim de öz isim olduğuna göre, her birimden her an açığa çıkan mânâlar da Hakk’da mevcut manalardır. Öz ismi sâid (Allah’a hakkı ile iman etmiş, şirkten temizlenmiş) olandan açığa çıkan iman, sâlih amel (iyi işler), faydalı ilimler, yüce haller ve kemâlat (olgunluk, mükemmellik) gibi tecelliyat Hakk’ın ezeli bilgisinde ve birimin değişmeyen âyan-ı sabitesindedir. Bu örneğin tersi olan şâkî (Allah’a hakkı ile iman etmemiş, şirkten temizlenmemiş) olan için de hüküm aynıdır.

Birimlerin her türlü halleri ezeli olarak kendilerine ait olduğu için her türlü iyi ve kötü hallerin dünya boyutunda açığa çıkmasından o birimden başkası sorumlu değildir. Hakk o birimin ötesinde bir yaptırıcı ve ya engelleyici bir tanrı gibi olmadığı için birimin fiillerinden sorumlu tutulacak bir tanrı bulunamaz, mevcud olan ancak Allah’tır. Bu sistem Allah gerçeğindeki kul ve Hakk ayrımı olmamasından kaynaklanır. Kuldan açığa çıkan her fiilin sonucunu acı ve ya tatlı olarak yine kul yaşar ve bu sistem dünya ve sonsuz yaşam boyutunda da değişmez.
* * *

Ahadiyyet mertebesi (teklik boyutu) hiçbir sıfat ve isim ile sıfatlanmaz ve isimlenmez. Meselâ, Ahadiyyet mertebesinde Allah Hayy’dır diyemezsin. Çünkü -hayy- yaşam/hayat sıfatıdır. Ahadiyyette ise ne yaşam ne de ölüm sıfatı vardır. Yaşamak ve ölmek Allah’ın kendi mânâlarından var etmiş olduğu kullarına ait özelliklerdir. Kullar kendileri için geçerli olan sıfatlara bakarak Ahadiyyet mertebesinin hakikati olan Allah’ı da -hayy-dır (hayat sahibidir, diridir) ve ölümsüzdür diye tefekkür eder. Çünkü kul kendini ne kadar tanıyabilirse Allah’ı da o kadar tanıyabilir. Kul kendi hayatına bakar ve sınırlı olduğunu görür. Allah’ı kendisinden daha üstün bir vasıfla tanıyabilmek gayreti ile Allah sonsuz hayat sahibidir der. Kul yine kendisinin ölümlü olduğunu görür ve Allah’ı -ölümsüz- olarak niteler. Kul kendisinde bulabildiği ve bulamadığı tüm özellikler ile Allah’ı tanımlar fakat Allah tüm bu tanımlamalardan münezzehtir.

İnsan-ı Kâmil ise kendi hakikatini, sıfatsızlığını ve isimsizliğini fark etmiş kişidir. İnsan-ı Kâmil de kendisinde bulduğu ve bulamadığı özelliklerle Allah’ı tanır ve anlatır. Kendisinin de hiç doğmamış ve hiç ölmeyeceğini, doğmanın ve ölmenin dünya boyutunda algılanan iki tecelliyat olduğunu idrak eden İnsan-ı Kâmil bu bilgi ile Allah’ı bilir.

Ahadiyyet mertebesini aklın, zekânın, idrakın ve vehimin gücü ile anlamaya çalışmak, tanımlamak ve oradan bahsetmek mutlak cahilliktir. Ahadiyyet mertebesinde tüm sıfat ve isimler tek halde, hiçbir özelliğe sahip olmadan potansiyel olarak (kuvve olarak) yok olmuşlardır.

Mutlak Zât sıfat ve esmâ mertebesine indikçe; ilim, işitme (sem), görme (basar), kudret gibi sıfatlarla tanınmaya başlanır. Bu sıfatlar gerçekte olmayan çokluk görüntülerini (kesreti) meydana getirir.

Her isim bir sıfatın özelliklerine bürünmüş olduğu için sıfat isimlerin köküdür, kaynağıdır. Esmâ sonsuz sayıda (sayılamayacak sonsuzlukta) olmakla beraber hepsi de tek Zâtın tecelliyatıdır. Bu çok gibi görünen aslında tektir. Âlemlerin çokluk görünümü Kâdir isminin sonsuz tecelliyatıdır.

İsim zâtdan başka ayrı bir şey değildir. Zâttan ayrı varlıkları olmadığı için yok hükmünde zâtta tek olarak mânâ halinde var kabul edilir. İsimler de âlemlerin ve birimlerin varsayımsal varlıklarını oluşturur. Zâtta mânâ olarak var kabul edilen hiçbir şey mutlak yok kabul edilerek -silinmez-. Zâtın mânâları zât gibi yok olmayandır. Bunun için var olan hiçbir şey yok olmaz. Ancak daha gelişmiş ve daha güzel ve daha mükemmel olarak Hakk’ın zâtından -kesintisiz- varlık almaya devam eder.

Aslı isim ve ismin aslı da zât olan birim ve bireyler bu kesintisiz tecelliyat ile kendilerini bir an dünyada sonraki an dünyadan daha mükemmel olan ahirette ve ahiretin de daha mükemmel üst boyutlarında her an yeni bir tecelli ile seyretmeye devam ederler.

Kendisini said (Allah’ı hakkı ile tanıyan ve şirkten kurtulan) olarak bulan birim her boyutta said olmanın huzurunu tadar. Kendisini şâkî (Allah’ı hakkı ile tanımayan, şirkten kurtulmamış) olarak bulan birey de her boyutta kendisini Hakk’dan uzaklaşmış bir parça olarak bilir ve kendi göreceli benliğinden doğan azabı her boyutta tatmaya devam eder. Ve bu azaba alışarak Allah’dan ayrı olmak zannının verdiği azaba karşı bağışıklık kazanır.

Latîfe (anlamlı espri): Bir baba oğul, hâl ve vakitleri yerinde iken şiddetli yoksulluğa düşerler. Oğlu babasına: -Baba, bu çaresizlikle hâlimiz ne olacak?- der. Babası da -Bir sene sabret!- diye cevap verir. Oğlu: -Bir seneden sonra zengin mi olacağız?- suâlini sorar. Babası: -Hayır; zengin olacak değiliz, fakat züğürtlükle ülfet (yoksulluğa alışkanlık) olacağından, artık âzab içinde olmayacağız- cevâbını verir.
***

benbenim:
Zât’ın, Zât’a ait iradenin ve emrin (Ol emrinin) algılamasını yapacak olan şeyde de üç özellik vardır.

1. O şey Allah ilminde ezelî olarak mevcut bir ilmî mânâdır.

2. Hakk’ın iradesi ile verdiği “ol” emrini algılar.

3. Ezelî ilmin ezelî emrine ezeli olarak itaat eder.

Allah’ın Zât, irade ve ilim ile verdiği varlığını kendisinin ilmî bir sûret olduğunu hatırlayıp işiterek ve itaat edip kendi zahirini tanıyarak kabul eder.

Varlığın ayrı ayrı tanımlanan üç özelliği de aslında tek olan hakikatini üç mânâ olarak algılamasıdır. Bu algılamaya varlığın ferdiyeti (birliği) denilir.
* * *

Allah ilminde Allah ilmi olarak ezelî bilgi olan “ayan-ı sâbite”miz “yok” hükmündedir. Yok hükmünde olan âyan-ı sabitemizin zâtı da (hakikati de) yoktur. Bu yok olan zât’ımız, Allah’ın Zât’ındandır.

Ayan-ı sabitemizin işitmesi Allah’ın “irade”si iledir. İşitmek sıfatı, gerçekte var olmayan kulun sıfatı olamayacağı için işitme yine Hakk’ın kendi işitmesi olur.

Ayan-ı sabite ise Allah’ın “kün/ol” emridir, başka bir şey değildir.

40-) İnnema kavlüna lişey`in iza eradnahu en nekule lehu KÜN feyekûn;

Bir şeyi (n olmasını) irade ettiğimiz vakit yalnızca kavlimiz ona: “Ol!” dememizdir… (Artık) o olur (tekevvün eder, hikmetle kevne gelir). (Nahl, 16/40; B Meal)

* * *

Âyetin anlatımına göre “Ol” emri Allah ilminde zâten mevcut olan bir şeyedir. O şey Allah’ın zâtına göre Zât’dan sonraki bir boyutta mevcut olduğu için “sonradanlık özelliği” görecelidir. Zâta göre sonradandır, ezeli ilim olmasına göre de “sonradan” değildir.

Bu varoluş Hakk’ın zâtından zâtına tecellisidir. Hakk’ın “iki eli”nden birisi, emri veren aktif/etkenliktir diğer eli emri kabul eden pasif/edilgenliktir.

Fail (etken) olan bâtın isminin zâtıdır. Münfail (edilgen) olan zâhir isminin zâtıdır. Bâtın ve zâhir aynı zâtın iki anlamı olması nedeniyle yine tek hakikattir.

“Ol” emri ile kendi varlığını bâtından zâhire kendisi olarak icâd etmektedir (yaratmaktadır).
* * *

Allah ilminde ezelen mevcut olan ilmî suretin açığa çıkması Hakk’ın emri iledir, açığa çıkanın varlığı ise Hakk’dan başka bir şey olmadığı için kendi varlığı iledir.

Meselâ; kendisinden korkulan bir âmir (otorite) kölesine (abdine) “Kalk!” diye bir emir verse, köle bu emre uyarak hemen kalkar. Kölenin kalkmasında âmirin emrinden başka bir etken yoktur. Ayağa kalkmak ise kölede potansiyel olarak bulunan fiildir. Ancak âmirin emri ayağa kalkmasına sebep olmuştur. Şu halde sebebiyet bakımından fiil âmire bağlanır. Kölenin fiiline âmirin “kalk” emri denilir.

Kulun Hakk’ın ezeli ilminde “yok” hükmündeki ilmî sûretinde tüm fiiller potansiyel olarak mevcuttur. Meselâ “zahir olmak” fiili emir olarak Hakk’ın ilmidir ve ezelidir, ilmî sûrette (ayan-ı sâbitede) potansiyel olarak mevcuttur. Zâhir olmak fiili ilmî sûretimizin hakikati olan Hakk’a aittir. Zâhir olmaktaki Hakk’ın etkisi ancak ezeli ilim sahibi olarak yine kendi ezeli fiiline sadece emir vermesidir. Bu emir de kendinden kendine olan emridir.
* * *

Doğru yoldan ayrılmış bir grup âlim sadece akıla dayanarak “kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” demişlerdir. Kulda açığa çıkan fiili, kula Hakk’dan başka varlık vererek kulun kendisine bağlamışlardır. Hâlbuki kulun gerçek varlığı olmadığı için fiil de kulun gerçek fiili değildir, Hakk’ın fiilidir.

benbenim:
Öz ismin görüntüsü olan madde beden binitine binenler gerçekçi düşünce yollarında akıl ve iman ile ilerlerse çokluk görüntüsüne aldanmazlar. Çokluk labirentinin çıkmaz koridorlarında kısır döngüye kapılmazlar. Kendi öz isimlerinden Allah ismi hakikatine dönerler. Böylece kendilerinden fâni (yok) olup Hakk’la bâki (sonsuz) olurlar. Bu yolculuk Allah’ın seyri ismi ile isimlendirilmiştir.

Madde bedene binenlerden bazıları ise çokluğun ve çokluğun oluşturduğu olayların karanlık âlemlerinde şaşkın ve sersemlemiş olarak dolaşırlar. Bir türlü bu karanlık âlemin dışındaki teklik aydınlığına çıkamazlar.

Böylece bir kısım insan hakikate ulaşırken bir kısım insan da cehalet ve uzaklık karanlığında kalır.
* * *

Madde beden binitlerinde Hakk’a giden yolda hakkıyla var olanlar müşahede ashabıdır (gören seyreden kimselerdir). Bunlar kâinat ağacının (şecere-i kevnin) meyvesidir.

Hakk varlıkları bilinmesi (marifeti) için yarattı. Her varlığın hakikati aynı ve tektir bilgisi ile varlığı tanıyanlar karanlıklarda kalmazlar. Çeşitli fütuha (açılımlara) ulaşırlar. Bunlar akıl ve imanı cem etmiş sûfilerdir.

Fakat akıl yürütme yolu ile varlıklardaki olağan üstü özelliklerin hayretinde kalanlar hakikat bilgisinden perdelenir. Bunların fütuhu da (açılımları da) bir ağacın özü olan meyveyi değil ağacın köklerini, kabuğunu, dallarını ve yapraklarını incelemek olarak açığa çıkar. Bunlar sadece akıl ile yol almaya çalışan filozoflardır.

Her iki kısmın Allah ilmindeki öz isimleri hangi anlamları kapsıyorsa bu dünyadaki açılımları da aynı doğrultuda olacaktır ve öyle de olmaktadır.
* * *

Yoktan var etmek işinin özü teklik sırrına dayanır. Teklik; sayının iki eşit parçaya ve daha fazlasına bölünememesi halidir.

Sayısal teklik; üç rakamında başlar. Üçten önceki tek rakam olan “bir” bir sayı değildir, “tek” mânâdır. Bütün sayıların kaynağıdır. İki adet “tek”e “ bir çift”, üç adet “tek”e “üç tek”… denilir.

Aslında “tek”de artma, yan yana gelerek anlam değiştirme ve çoğalma yoktur. Sadece “tek” hayalen iki tane, üç tane, dört, beş, altı tane… gibi varsayılır. Bu bilinçle yapılan sayısal işlemlerde artma, eksilme, bölünme gibi olayların sanal olduğu bilinir.

“Bir” bir sayı olmayınca “iki” de çift sayıların başlangıcı olunca, “üç” kavramı tek sayıların başlangıcı ve birincisidir.

Zât mertebesi sayı olmayan “tek/ahad/bütün/sınırsız” bir tekliktir. Zâtın içi, özü ve dışı yoktur. Zât’da mevcut isim ve sıfat da yoktur. İsmin ve sıfatın Zâta ait olması; isim ve sıfatın Zât içinde olması değil, isim ve sıfatı icâd etmesi (yaratması) ile ilgili bir tanımlamadır.

Bu açıdan isim ve sıfat yaratılmış olur. Fakat Zât’dan başka bir varlığı olmayınca da aynı zamanda yaratılmamış olarak kalır.

Allah’ın yaratması; Zât, irade ve kelam/ilim ile gerçekleşir. (((…Kelam, Türkçe’de söz/konuşurken çıkan ses anlamındadır. Allah’ın kelâmı ise söz ve ses gibi anlamlarla işaret edilen “ilim” mertebesidir. …)))

Zât, irade, kelam; üç’ün yâni ilk tekilliğin başladığı boyuttur ki “Uluhiyyet” (ilahlık/tanrısallık) kavramı ile tanımlanır. Allah ismi ile anlatılan ahad varlık tanımlanamadığı için “Allah” isminden başka bir isimle anılmaz.

Allah ismi; Zat, irade ve kelam olarak tanımlanmaya başlayınca insanın zihninde, hayalinde bir “yaratıcı ilah” mânâsı doğar. Allah ve ilah kavramları da böylece iki ayrı anlam arz eder.

Allah ve ilah kavramları arasındaki bu hassasiyet hem Kur’an’da hem Hadislerde ve hem de hakikat ehlinin eserlerinde özellikle ayrı ayrı kullanılmıştır. Allah kavramı; tanımlanamayan, anlatılamayan, kendi yanında ikinci bir (sanal da olsa) varlık kabul etmeyen ahad’ı ifade ederken ilah kavramı tanımlanan, anlatılabilen sıfatlar ve isimler boyutunu ve tecellilerin oluşumunu ifade eder. Bazı yerlerde ilah ve tanrı kavramı eş anlamlı olarak kullanılmışsa da eş anlamı tam olarak ifade etmez.

İlah; Allah’ın sıfat ve isim mertebesinde aldığı isimdir. Tanrı ise insanların vehminden doğan her hangi bir yaratıcıdır. Bu nedenle ilah ve tanrı kavramını da eş anlamlı olarak kullanamayız.

İrade ve kelam’dan evvelki mertebe olan Zât boyutunda hiçbir sıfat olmadığı gibi “yaratıcı” sıfatı da mevcut değildir. Bu mertebeye geçen bölümde A’ma makamı olarak açıklama getirilmiştir.

İlâhî Zât (Allah’ın Zâtı) irade ve kelam/ilim ile “yaratıcı” olur. İşte buna işaret olarak Hakk Tealâ;

40-) İnnema kavlüna lişey`in iza eradnahu en nekule lehu KÜN feyekûn;

Bir şeyi (n olmasını) irade ettiğimiz vakit yalnızca kavlimiz ona: “Ol!” dememizdir… (Artık) o olur (tekevvün eder, hikmetle kevne gelir).> (Nahl, 16/40; B Meal) buyurmaktadır.

Bir şeyin yaratılması için “zât”, “irâde” ve “kavl(emir)” olmalıdır.

Şey dediğimiz “varlık” Allah’ın emridir. Allah’ın emri ise Allah’ın ilminde mevcut olan ve ilim haricinde varlığı olmayan mânâlardır.

Allah’ın İrâdesi kendi ilminde ilmi ile var kıldığı mânâlarına zahiri görünüm (tecelli) vermek dilemesidir. Varlık ya da tecelliyat dediğimiz “şey”in açığa çıkması ancak “ilim ve irade” ile gerçekleşmiş olur.

Kün “ol” demektir.

Varlığın “kün” denilerek açığa çıkarılması “Uluhiyet mertebesi”ndeki ayan-ı sâbitenin (ezeli ilim sûretinin) ruhlar mertebesi ile birlikte şehadet âleminde (madde boyutunda) görünüşe gelmesidir. Bu hakikat Allah’ın yaratma sistemidir ki; zannedilen tanrısal yaratma düşüncesine hiç benzemez. Zannedilen tanrısal yaratma düşüncesinde ezelde ilmi olmayan bir şey tanrının varlığı ile birlikte ikinci bir varlık kazanır. Hâlbuki Allah’ın yaratmasında Allah ile birlikte ikinci bir varlık ortaya çıkmaz. Ezeli ilimdeki varlık sûretleri “varlık kokusu koklamadan” olduğu gibi kalır.

“Tek” kavramı tek olarak kaldıkça tek ve çift sayılar açığa çıkmaz. Zât da Zât mertebesinde “Ahad” olarak kaldığı müddetçe isimlerin ve sıfatların çokluğu açığa çıkmaz.

Zât, irade ve kavlden (ilmindeki manaya yönelik ol emrinden) birlik (ferdiyyet) oluşmuştur.

“Ahad” parça ve cüzlerden oluşmamış tek anlamındadır. Ferdiyyet ise ahad olanın üç ayrı anlam olarak düşünülmesidir. Ahad’ı; Zât, “irade” ve “kelam özellikleriyle düşününce “üçlü aynılık” kavramı oluşur. Buna da “ferdiyet” denilir. Ferdiyette ayrı gibi algılanan özelliklerin “birliği/tekliği” söz konusudur.

(((…Burada teslis (üçleme) ehlinin (Hıristiyan düşüncenin) Allah’ı hakkı ile tanıyamadıkları için düştükleri yanılgıya da işaret vardır. Teslis inancında tanrı bölünebilen, kendini üç ayrı varlığa ayırabilen bir varlık olarak algılanır. Bir parçası tanrı (baba/zat/öz/ruh) olarak kalırken bir parçası madde bedene dönüşerek İsâ (oğul/sıfat/varlık) olmuş bir kısmı da Oğul’da ve Havarilerde “söz” olarak varlığını korumuştur. Bu düşünce ve kabulü İslâm; İhlas Sûresi ile reddetmektedir. Teslisi (üçlemeyi) sadece din olarak belli bir alan ile sınırlamak da yanlıştır. Varlık ve yaratılış hakkında “ferdiyet”i idrak edememenin genel ismine de teslis denilebilir…)))
* * *

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git
Seo4Smf 2.0 © SmfMod.Com | Smf Destek