Ruhun Yolculugu

19 Eylül 2014, 06:44:01
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. Aktivasyon epostanız mı yok?


Ruhun Yolculugu » DİNLER » Tasavvuf » İbni Arab-i » Füsûsül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)

Gönderen Konu: Füsûsül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)  (Okunma sayısı 5061 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs-ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #12 : 26 Temmuz 2008, 16:57:13 »
29-) Muhammedün Rasûlullah* velleziyne meahu eşiddau alelküffari ruhamau beynehüm terahüm rükkean sücceden yebteğune fadlen minAllahi ve rıdvana* siymahüm fiy vücuhihim min eserissücudi zâlike meselühüm fiytTevrati, ve meselühüm fiyl’İnciyli kezerın ahrece şat’ehu feazerehu festağleza festeva alâ sukıhi yu’cibüzzürraa liyeğıyza Bihimülküffar* veadAllahulleziyne amenu ve amilussalihati minhüm mağfireten ve ecren aziyma;
MUHAMMED, Rasûlullah’dır!… Onunla beraber bulunanlar (in’am üzere olanlar), küffara (gerçeği reddedenlere) karşı sert (onların düşünce ve yaşamlarından hiç etkilenmezler), kendi aralarında çok merhametlidirler (birbirlerinin açılım ve üretkenliğine katkıda bulunurlar, birbirlerini severler)… Onları (Ümmet-i Muhammed’i) rüku eder (haşyet, ta’zim), secde eder (fena, teslim) ve Allah’tan fazl (ilmi üstünlük, tecelli) ve RIDVAN (ehl-i cennet için en üstün ni’met; Allah’ın ebediyyen gazab etmeme teminatı; sıfat cenneti) ister halde görürsün… Simalarına gelince, vechlerinde/yüzlerinde secde (fena) eseri vardır… Bu onların Tevrat’taki (nefse dönük hükümler) meselleri (misal yollu anlatımları) dır… İncil’deki (kalb ahvaline, batını hükümlere; teşbihi) mesellerine gelince: Bir ekin ki filizini yarıp çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış da (tevhid; İslam, sünnetullah) gövdesi üzerine doğrulmuştur/dikilmiştir (insan’da, mutlak vücud tam zahirdir); ekincilerin (Ulul’Azm Rasûllerin, Enbiyanın) hoşuna gider (İslam Ümmetinin özellikleri… Ki, hadis-i şeriflere göre İslam’ın zahir ve batına göre tam zuhuru iki Zat’la gerçekleşmiştir, Hz. Muhammed.s.a.v. ve Hz. Mehdi Rasûl a.s… Buradaki teşbihi bu yönden de değerlendirmek lazım)… (Allah bunları artırmakla) böyle yapar ki, onlarla (B sırrıyla, onlar olarak) küffarı (gerçeği reddedenleri) öfkelendirsin… Allah onlardan (hakikatine) iman edip bunun gereği salih amel edenlere mağfiret ve ecr-i azıym va’d etmiştir.

11. BÖLÜM SONU

Kemal Gökdoğan

www. yorumsuzblog.net.tc

kemalgokdogan @gmail.com

Kategori: Tasavvuf, Tasavvufi Eserler
 
« Son Düzenleme: 23 Ekim 2008, 22:21:23 Gönderen: budala »

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs'ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #11 : 26 Temmuz 2008, 16:56:48 »
Semavat ve Arz’ın mülkü Allah’ındır… Dilediğini mağfiret eder (günahlı halini örter), dilediğini azablandırır (nefsine terkeder)… Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir.

15-) seyekulül muhallefune izentalaktüm ilâ meğanime lite’huzuha zeruna nettebi’küm* yüriydune en yübeddilu kelamAllah* kul len tettebiuna kezâliküm kalellahu min kabl* feseyekulune bel tahsüdunena* bel kânu lâ yefkahune illâ kaliyla;
Bu (savaştan?) geri bırakılanlar, ganimetleri almak için gittiğinizde: “Bırakın bizi, size tabi olalım (sizinle gelelim)”, derler… Onlar, Allah kelamını (hükmünü) değiştirmek istiyorlar… De ki: “Siz bize asla uyamazsınız; daha önce Allah böylece buyurdu (hükmetti)”… Bu kez şöyle derler: “Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz”… Bilakis onlar, anlayışı kıt kimselerdir.

16-) kul lilmuhallefiyne minel’arabi setüdavne ilâ kavmin uliy be’sin şediydin tukatilunehüm ev yüslimun* fein tutıy’u yü’tikümullahu ecren hasena* ve in tetevellev kema tevelleytüm min kablü yuazzibküm azâben eliyma;
Bedevilerden o geri bırakılanlara de ki: “Siz son derece güçlü, cengaver bir kavimle savaşa davet olunacaksınız… Onlarla savaşırsınız yahut onlar İslam olurlar (Onlarla İslam’ı kabul edesiye çarpışacaksınız)… Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir ecir verir… Ama daha önce yüz çevirdiğiniz gibi gene döneklik yaparsanız (Allah) sizi elim bir azab ile azablandırır”.

17-) leyse alel’ama harecün ve lâ alel’areci harecün ve lâ alelmeriydı harec* ve men yutııllâhe ve RasûleHU yüdhılhü cennatin tecriy min tahtihel’enhar* ve men yetevelle yuazzibhü azâben eliyma;
Köre (gerçeği göremeyen; şaki), topala (seyr-i süluka yeterli olmayan) ve hasta (şek ve nifak üzere olan, evham-vesvese sahibi) olana (tahkik için) zorlama/mesuliyet yoktur… Kim Allah ve Rasûlüne itaat ederse (Allah) onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar… Kim de yüz çevirirse (Allah) onu elim bir azabla azablandırır.

18- lekad radıyAllahu anilmu’miniyne iz yubayiuneke tahteşşecereti fealime ma fiy kulubihim feenzelessekiynete aleyhim ve esabehüm fethan kariyba;
Andolsun ki Allah, mü’minlerden, o ağacın altında sana biat ettiklerinde razı/hoşnud oldu, onların kalblerinde olanı (bağlılığı, himmeti) bildi de üzerlerine sekine (itmi’nan) inzal etti ve kendilerine feth-i kariyb (i sevap olarak) verdi.

19-) ve meğanime kesiyreten ye’huzuneha* ve kânAllahu Aziyzen Hakiyma;
Onları, alacakları bir çok ganimetlere (ilimlere) de nail etti… Allah Aziyz’dir, Hakiym’dir.

20-) veadekümullahu meğanime kesiyreten te’huzuneha feaccele leküm hazihi ve keffe eydiyenNasi anküm* ve litekûne ayeten lilmu’miniyne ve yehdiyeküm sıratan müstekıyma;
Allah, size elde edeceğiniz bir çok ganimetler va’d etmiştir (İndAllah’da sayısız ğanimetler var?)… Bunu da size aceleden/pek çabuk verdi ve insanların ellerini sizden vazgeçirdi ki, bu mü’minler için bir ayet/işaret olsun ve sizi sıratı mustakıme hidayet etsin.

21-) ve uhra lem takdiru aleyha kad ehatAllahu Biha ve kânAllahu alâ külli şey’in Kadiyra;
Ve henüz onlara gücünüzün yetmediği daha başka şeyler de va’d etti ki, onları (ancak B sırrınca) Allah kuşatmıştır… Ve (Zaten) Allah her şeye Kadiyr’dir.

22-) ve lev katelekümülleziyne keferu levellevül edbare sümme lâ yecidune Veliyyen ve lâ Nasıyra;
Eğer kafir olanlar sizinle savaşsalardı, elbette arkalarına dönüp kaçacaklardı… Sonra da hiç bir veliy (koruyucu) ve nesıyr (yardımcı) bulamazlardı.

23-) sünnetAllahilletiy kad halet min kabl* ve len tecide lisünnetillâhi tebdiyla;
Bu önceden beri işleyip duran Sünnetullah’dır; Sünnetullah’da değişiklik/Sünnetullah için tebdil (bedel) asla bulamazsın.

24-) ve HUvelleziy keffe eydiyehüm anküm ve eydiyeküm anhüm Bibatni Mekkete min ba’di en azfereküm aleyhim* ve kânAllahu Bima ta’melune Basıyra;
Sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin (Bi-) batnında/göbeğinde, onların ellerini sizden sizin ellerinizi onlardan uzak tutan O’dur… Allah yaptıklarınızı (B sırrınca) Basıyr’dır.

25-) hümülleziyne keferu ve sadduküm anilMescidil Harami velhedye makufen en yeblüğa mahılleh* velevlâ ricalun mu’minune ve nisaün mu’minatün lem ta’lemuhüm en tetauhüm fetusıybeküm minhüm mearretün Biğayri ılm* liyüdhılellahu fiy rahmetiHİ men yeşa’* lev tezeyyelu leazzebnelleziyne keferu minhüm azâben eliyma;
Onlar o kimselerdir ki, kafir oldular, sizi Mescid-i Haram’dan (kalb makamından) alakoydular, bekletilen (Beytullah’a adanan) hediye kurbanlarının (nefslerinizin) yerlerine ulaşmasına mani oldular… Şayet orada (onların arasında) kendilerini henüz bilmediğiniz için çiğneyip ezeceğiniz ve bu bilgisizlik (Bi-gayri ilim, bilmeyerek yapılan iş) yüzünden üzüleceğiniz mü’min rical/erkekler ve mü’mine kadınlar olmasaydı (Allah savaşı önlemezdi)… Dilediğini rahmetine sokmak için di bu… Eğer birbirlerinden ayrılmış olsalardı, onlardan küfre sapanları elbette elim bir azab ile azablandırırdık (Said ve salihler zümresinin bulundukları yere gadabı ilahi inmez… Enfal: 33 ve Ankebut: 32?).

26-) iz cealelleziyne keferu fiy kulubihimül hamiyyete hamiyyetel cahiliyyeti feenzelellahu sekiynetehu alâ RasûliHİ ve alelmu’miniyne ve elzemehüm kelimetet takva ve kânû ehakka Biha ve ehleha* ve kânAllahu Bikülli şey’in Aliyma;
O zaman kafirler, kalblerine hamiyyeti (gayret, izzeti nefs, kibirlilik, taassubu), cahiliyye taasubunu yerleştirmişlerdi… Allah da Rasûlü’nün ve mü’minlerin üzerine sekine inzal etti ve onları kelime-i takva (la ilahe illallah) üzere ilzam etti (sabitledi)… Onlar bu söze (B sırrınca) ehakk ve ehil kimselerdi… Allah her şeyi (B sırrınca) Aliym’dir.

27-) lekad sadekAllahu RasûleHUrrü’ya BilHakk* letedhulünnelMescidel Harame inşaAllahu aminiyne muhallikıyne ruuseküm ve mukassıriyne lâ tehâfun* fealime ma lem ta’lemu feceale min duni zâlike fethan kariyba;
Andolsun ki Allah, Rasûlüne rüyasını Bil-Hakk (Hak olarak) doğruladı (rüyasının gerçek olduğunu tasdik etti; gerçektir)… İnşallah, (kiminiz) kafalarınızı traş etmiş ve (kiminiz saçlarınızı) kısaltmış olarak, güven içinde Mescid-i Haram’a kesinlikle gireceksiniz (feth?)… (Allah) sizin bilmediğinizi bildi de size bundan önce feth-i karib müyesser kıldı.

28- HUvelleziy ersele RasûleHU Bilhüda ve diynil Hakkı liyuzhirehu aleddiyni küllih* ve kefa Billahi şehiyda;
O, Rasûlünü Bil-HUDA (hidayet gücü, rehber olarak) ve Hak Diyn (gerçek diyn; sistem ruhu) ile irsal etti ki, onu (yeryüzündeki) tüm din anlayışlarına üstün kılsın (hidayet yollu gerçeği göstersin); Şehiyd olarak (B sırrınca) Allah yeter

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs'ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #10 : 26 Temmuz 2008, 16:56:21 »
Ve Allah sana öyle bir zafer nusret eder ki Aziyz’dir; hiç kimse karşı koyamaz.

4-) HUvelleziy enzeles sekiynete fiy kulubil mu`miniyne liyezdadu iymanen mea imanihim* ve lillâhi cünudüs Semavati vel`Ard* ve kânAllahu Aliymen Hakiyma;
İmanlarının kat kat artması için, mü’minlerin kalblerine sekine (sükun, güven duygusu) inzal eden O’dur… Semavat ve Arz’ın orduları (tüm kalbler) Allah’ındır… Allah Aliym’dir, Hakiym’dir.

Bu ayetlerle ilgili açıklama:

Kur’an’da “fetih”le ilgili üç tanım vardır:

Feth-i Kariyb (yakın feth), bu sûrenin 18. ve 27 ayetlerinde ve “nasrun minAllahi ve fethun kariyb; ve beşşiril mü’miniyn”, diye Saff Sûresinde geçer… Bu fetih’den, Hz. Rasûlullah’ın yanısıra bazı mü’minler de pay sahibidir, ayetin de işaret ettiği üzere… Cüz’iyyetin-izafiliğin bilinç üzerindeki etkisinin kalkmasıdır…

Feth-i Mubiyn (apaçık/açan fetih)… Fetih:1-2′nin de tarif ettiği üzere Hz. Rasûlullah’a has bir fetih olup; O’nun geçmiş ve gelecek tüm günahlarının ismi “Allah” olan tarafından mağfiret edilmesini sağladı… Buna “ölmeden evvel öl” ile işaret edilmiştir ki, bu dünya yaşamında ruhsal özellikler ile yaşama halidir ki,zenb kavramı söz konusu olmaz… Nitekim Hz. İsa a.s. “ölüm keffarettir”, “günahın cezası ölmektir” ile bu hususa işaret etmiştir… Diğer bir ifade ile, İlahi özelliklerle tahakkuk, Zati vasıflarla yaşama hali… Kişiliğin hakiki bedeni ruh olduğuna göre de hakikatimize ait ilahi güçlerin beyin vasıtasıyla ruha kaydedilmesi dolayısıyla, bu özellikler ile bu dünyada yaşamak demek gene ruh gücü ile yaşamak demektir…

Nitekim Hz. Rasûlullah s.a.v. daha önce hiç bir nebî’ye verilmeyip yalnız kendisine verilen özelliklerle ilgili şöyle buyurmuştur: “Benim geçmiş ve gelecek zenbim mağfiret edildi; Bana Kevser verildi; sizin sahibiniz (yani arkadaşınız ben) Kıyamet gününde HAMD Sancağının sahibidir ki Adem ve ondan beri herkes (her nebî) o sancağın altındadır”…

El-FETH (mutlak feth), nasr sûresinde açıklanır:
“Nasrullah (Allah nusreti) ve el-Feth (mutlak feth, ölüm) geldiğinde, fevc fevc Allah’ın Diyni’ne dahil oluyor oldukları halde insanları gördüğünde, Rabbinin Hamdi ile tesbih (tenzih) et ve O’ndan mağfiret dile… Muhakkak ki O, Tevvab’dır”.

Nasr Sûresi ile ifade edilen Hz.Rasûlullah’a verilen el-FETH; “İSLAM garib olarak zuhur etmiştir… Benimle olan zuhuru gibi tekrar zuhur edecek; ne mutlu o gariplere” Hadis-i Şerifi’nin işareti üzere, insanlık için bir daha gerçekleşecektir ki buna da Kur’an (batınen), “yevm’ül FETH”= Mutlak FETH Günü, demektedir… İşte bu Hz. Mehdi Rasûl’ün zuhur dönemidir ki Büyük Kiyamet Günü de denir (Secde: 28-29, Nahl: 1)…

5-) liyüdhılel mu`miniyne velmu`minati cennatin tecriy min tahtihel`enharü halidiyne fiyha ve yükeffire anhüm seyyiatihim ve kâne zâlike ındAllahi fevzen azıyma;
Ve dahi imanlı erkek ve kadınları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar (ilimler) akan cennetlere (Hakkani yaşama) sokması, onlardan kötülüklerini (beşeri kişilik özelliklerini) silmesi içindir… İşte bu indallah’da aziym bir kurtuluştur.

6-) ve yuazzibel münafikıyne velmünafikati velmüşrikiyne velmüşrikatiz zanniyne Billâhi zannessev’* aleyhim dairetüssev’* ve ğadıbAllahu aleyhim ve leanehüm ve eadde lehüm cehennem* ve saet masıyra;
Bir de Allah hakkında (B sırrınca) su-i zann’da bulunan (tanrı yerine koyan) münafık (gayrı gören) erkek ve kadınlara, müşrik (şakıy) erkek ve kadınlara azab etmesi içindir… Kötülük (zan) onların başlarına dönsün/patlasın… Allah onlara gadap etmiş (yüzlerini Hak tarafından çevirmiş), onları la’netlemiş (yakınlıktan tard etmiş) ve onlar için cehennem hazırlamıştır; orası ne kötü bir dönüş yeridir.

7-) ve lillâhi cünudüs Semavati vel’Ard* ve kânAllahu Aziyzen Hakiyma;
Semavat ve Arz’ın orduları (kuvveleri) Allah’ındır… Allah Aziyz’dir, Hakiym’dir.

8- inna erselnake şahiden ve mübeşşiran ve neziyra;
(Ey enNebî!) Muhakkak ki biz seni (vahdet’e, Hakk’a) şahiyd, (risaletine, istidatları ile olumlu cevap verenleri, vuslat ile) müjdeleyici ve (gerçeği reddedenleri) uyarıcı olarak irsal ettik.

9-) litu’minu Billâhi ve RasûliHİ ve tuazziruhu ve tüvekkıruh* ve tüsebbihuHU bükreten ve asıyla;
Ki; (B sırrıyla) Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne iman edesiniz, O’na (Rasûlullah’a) yardımcı olasınız, O’nu yüce bilip saygı gösteresiniz ve sabah akşam O’nu tesbih edesiniz.

10-) innelleziyne yübayiuneke innema yübayiunAllah* yedullahi fevka eydiyhim* femen nekese feinnema yenküsü alâ nefsih* ve men evfa Bima ahede aleyhullahe feseyu’tiyhi ecren azıyma;
Gerçektir ki (Rasûlüm) sana biat edenler (el tutuşup bağlılık sözü verenler) Allah’a biat etmişlerdir (tam fanisin?) ve Allah’ın EL’i onların elleri üzerindedir (Rasûlullah, ALLAH ismi mazharı)… Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur; Allah’la olan ahdine (B sırrınca) kim vefa gösterirse, ona da (Allah) büyük ecir verir.

11-) seyekulü lekel muhallefune minel’arabi şeğeletna emvalüna ve ehluna festağfir lena* yekulune Bielsinetihim ma leyse fiy kulubihim* kul femen yemlikü leküm minAllahi şey’en in erade Biküm darren ev erade Biküm nef’a* bel kânAllahu Bima tamelune Habiyra;
Bedevilerden (cihaddan?) geri bırakılanlar: “Bizi mallarımız ve çoluk çocuğumuz meşgul etti/alakoydu; bizim için mağfiret dile” diyecekler… Onlar kalblerinde olmayanı (Bi-) dilleriyle söylüyorlar… De ki:”Eğer (Bi-) size bir zarar irade ederse ya da (Bi-) size bir fayda irade ederse sizin için Allah’dan (onu önlemeye) kim bir şeye malikdir?”.. Hayır, Allah yaptıklarınızdan (B sırrınca) haberdardır.

12-) bel zanentüm en len yenkaliber Rasûlü velmu’minune ila ehliyhim ebeden ve züyyine zâlike fiy kulubiküm ve zanentüm zannessev’* ve küntüm kavmen bûra;
Aslında siz Rasûlullah ve mü’minlerin, ailelerine asla geri dönmeyeceklerini zannettiniz… Bu sizin kalblerinizde süslendi/güzel göründü de böylece kötü zanda bulundunuz ve helakı haketmiş bir kavim oldunuz.

13-) ve men lem yu’min Billâhi ve RasûliHİ feinna a’tedna zilkâfiriyne saiyra;
Kim Allah’a ve Rasûlüne (B sırrınca) iman etmezse, bilsin ki kafirler için Saiyr’i (alevli bir ateşi) hazırlamışızdır.

14-) ve lillâhi Mülküs Semavati vel’Ard* yağfiru limen yeşau ve yuazzibu men yeşa’* ve kânAllahu Ğafuren Rahıyma;

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs'ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #9 : 26 Temmuz 2008, 16:55:53 »
FETİH, FİİLİ ÖLÜMÜN NETİCESİNDE MEYDANA GELİR!

Senin şuur boyutunda varlıkta Hakk’ın varlığının dışında birşey görmez hale gelerek herşeyden her olandan razı bir halde ancak aksiyona reaksiyon verir bir halde yaşamandır. Hükmi ölümün neticesi, tasavvufta KEŞİF dediğimiz haldir. Keşfin 7 mertebesi vardır. Hükmi ölümün sonunda eğer o birimin mânâ boyutunda görev alması söz konusuysa, Ricali Gayb denilen Evliyaullah arasına girmesi söz konusuysa, bu görevi almasıyla birlikte onda fiili ölüm olur. Fiili ölümün sonunda da onda FETİH dediğimiz hâl meydana gelir.

FETİH ÖZELLİĞİ, IŞIK HIZINI AŞMAKTIR!

(Soru: Işık hızını aşmak Fetih özelliğine sahip olmak anlamına gelir mi?..)

Evet!.

BÂTIN KAPANIKLIKLARIN AÇILMASI, “FETTAH” İSMİ İLE MÜMKÜNDÜR!

Aynı şey bıkkınlık doğurur, tıkanıklığı getirir.

Peki, insanın kendini yenilemesi yeni şeyleri ortaya getirmesi, yeni şeyleri açması nasıl mümkündür?

Burada demek ki bu sorunla karşılaşıyoruz…

İşte o “yeni”yi ortaya çıkarabilmenin yolu, FETTAH’tan geçer.

”Fettah” isminin mânâsı sende açılır, hükmünü icra ederse, sende yeni yeni şeyler açılmaya başlar; yeni yeni şeyleri görür, hisseder, yaşar ve ortaya koyarsın.

“FETTAH” isminin zikri, insanda açılımlar yapar!. Hem zahîri problemlerin çözümlenmesi yönünden, hem de “BÂTIN” kapanıklıkların açılması fetholması cihetinden!

Konuşmamızın başında ne dedik?..

Sendekileri ortaya çıkarabilmen için ayna olarak karşına konmuştur ESMÂ’ÜL HÜSNÂ!

Yani “esmâ’ül hüsnâ”, yani “Allah’ın isimleri”, sendeki vasıflara ayna olarak karşına konmuştur!.

Ötedeki Allah’ın(!), ilâh’ın, Tanrı’nın isimleri değildir onlar! Sende mevcud olan mânâlardır onlar!.

Bu mânâlar sende açıldığı kadar, bu özellikler senden dışarı taşar!. Bunun yolu da zikirden geçer, bilgiden değil!. (AHMED HULÛSİ/FETİH/KAVRAMLAR)

FETİH SÛRESİ (B MEAL’DEN)

Fetih Sûresi, hicretten sonra, yani Medine-i Münevvere döneminde (tüm sûreler itibarıyla 109. veya 113. sırada) nazıl olmuş bir sûre olmasına rağmen, Hicri 6. yılda, Hudeybiye dönüşünde, Mekke’de nazil oldu…

Rivayet edildiğine göre, Hz. Rasûlullah s.a.v. şöyle buyurdu: “Dün gece öyle bir sûre inzal edildi ki dünya ve içinde bulunan her şeyden, bana daha sevgili… O sûre: İnna fetehna leke fethen mubiyna, li yağfiralekAllahu ma tekaddeme min zenbike ve ma teahher”…

Enes B.Malik r.a. ise Fetih:2, yani “Ki böylece Allah senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini mağfiret eder ve nimetini senin üzerine tamamlar; ve seni tam doğru/kestirme yola, sırat-ı mustakim’e hidayet eder” ayeti Hudeybiye dönüşünde Nebî s.a.v.e nazıl olduğunda şöyle buyurdu: “Bu gece bana öyle bir ayet nazil oldu ki Arz’da bulunan herşeyden bana sevgilidir”… Sahabe “Heniyen Merien (bu nimet sana afiyet olsun, gönül huzuruyla) ya Nebîyallah bu ayet sana ne yapılacağını beyan ediyor, sana ait; ya bizim durumumuz?” demeleri üzerine de “Ve dahi imanlı erkek ve kadınları içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokması, onlardan kötülüklerini silmesi içindir… İşte bu indallah’da aziym bir kurtuluştur” ayeti bildirildi…

Bu minval üzere seferi halde cereyan eden diğer olaylara bu sûre açıklık getirmiş oldu…

Abdullah İ. Abbas r.a.ın rivayetine göre Ahkaf: 9’da, “Bana ve size ne yapılacağını bilmem” ayeti nazıl olunca, inceliği anlamayan yahudiler ve müşrikler sevinerek “Kendisine ne yapılacağını bilemeyen adama biz nasıl uyarız?” dediler… İşte Fetih: 1-2 ayeteleri ile anlatılan fetih ve in’am buna da bir cevaptı…

Fetih Sûresi, adını 1., 18. ve 27. ayetlerindeki “Feth” kelimesinden ve Hz. Rasûlullah’ın fetihlerini bahis etmesinden, “Feth”i tanımlamasından dolayı almıştır… Fetih Sûresi, 29 ayettir…

Bu Sûre’de, Hudeybiye seferi yanında bahsedilen diğer konuları özetlersek:

Özellikle Hz. Rasûlullah’a lutfedilen Fetihler, ilahi nimetler ve nitelikler ile ümmet-i muhammed’in (Tevrat ve İncil’de de bahsedilen) özellikleri hakkındadır…

Şöyleki:

Hz. Rasûlullah s.a.v.e zahir-batın tüm fetihlerin verildiği; bunun bir gereği olarak da geçmiş ve gelecek tüm günahlarının mağfiret edildiği, ilahi ni’metin Onun üzerine Onda tamamlandığı, sıratı mustakıyme tam hidayet edildiği ve Allah’ın Aziyz ve Nasıyr olarak onu bu fetihlere muzaffer kıldığı ilk ayetlerde açıklanıyor…
Hz. Rasûllah’ın şahiyd, müjdeci ve uyarıcı olduğu; Ona biat edenin Allah’a biat etmiş sayıldığı; BiaturRıdvan sahibi mü’minlerden Allah’ın razı olduğu ve feth-i karib ile ganimetlere nail olunacağı; Hz. Rasûlullah’ın rüyasının aynen çıkması ve “MUHAMMED” ismine nisbetle RASÛLULLAH olduğu ve Onun risaletindeki misyon ve hidayet gücü ile İslam’ın yeryüzündeki tüm din anlayışlarına galip geleceği haber veriliyor…

Sûrede vurgulanan önemli bir husus ta SÜNNETULLAHın asla değişmeyeceğidir…

AYETLERİN MÂNÂSI

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

1-) İnna fetahna leke fethan mübiyn;
Doğrusu sana öyle bir fetih verdik ki, Feth-i Mubiyn (apaçık fetih)’dir.

2-) liyağfire lekellahu ma tekaddeme min zenbike ve ma teahhare ve yütimme nımeteHU aleyke ve yehdiyeke sıraten müstekıyma;
Ki böylece Allah senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini (varlığını) mağfiret eder (örter?) ve nimetini (rahmetini, sıfatlarını) senin üzerine tamamlar; ve seni, sırat-ı mustakim’e (Zatına) hidayet eder.

3-) ve yensûrekellahu nasren Aziyza;

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs'ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #8 : 26 Temmuz 2008, 16:55:26 »
FETİH, ÇALIŞMAYA BAĞLI DEĞİLDİR!

Hakkal yakin çalışmaya bağlı değildir. Saidlik gibi “kişi varolurken nasip olmuşsa” dır. yani feth dir!

DÜNYADA BİR KİŞİDE AÇIĞA ÇIKACAK EN BÜYÜK NİMET, FETHİ NURÂNİDİR!

“Ebrarın güzellikleri, mukarreblerin kusurlarıdır” hükmünce, Allah’ın Vahdâniyetini seyirden, beşerî yaşam şartlarınca perdelenmekten ileri gelen kusurlarını bağışlar. Ve tam kemâliyle ihsan ettiği bu FETH ile dünyada oluşabilecek en mükemmel nimeti ihsan etmek suretiyle sana olan nimetini tamamlar. Zirâ, dünyada bir kişide açığa çıkacak en büyük nimet FETH-i Nûrânîdir. Adetâ, dünyada yaşarken cennete girmek gibi bir şeydir bu.

“Ve sana öyle bir zafer verir ki, hiç kimse karşı koyamaz”!. Yâni bu FETHİ-i Mübîne nâil olarak yaptığın çalışmalar ile seni öyle bir zafere, başarıya ulaştırır ki Allah hiç bir aklı selîm sahibi sana, açıkladıklarına, bildirdiklerine karşı koyamaz.

İşte bu üç âyet-i kerîme FETH-İ MÜBÎN’e ermiş kişinin hâlini anlayabileceğimiz kadarıyla böyle izah eder.

FETİH, HAKKEL YAKİN’İN SONUCUDUR!

“Ölmeden önce ölmek” denen sırrın “hakk-el yakini” ancak “mardiye nefs” kemâlinde gerçekleşir!. “FETH” hâli de bunun sonucudur!. Bunun ehli de dünya üzerinde ancak onlarla sayılır!.

“Fetih” ehli olan görevliler dünya üzerinde tüm cereyan eden işlere vâkıftırlar. “Keşif” ehli ise sadece görev alanı ile sınırlıdırlar.

“FETİH EHLİ”, FETİH KENDİLERİNDE AÇIĞA ÇIKTIĞI SIRADA KABİR SORGULAMASINI YAŞADIĞI İÇİN ARTIK İKİNCİ BİR DEFA DAHA BU SORGULAMAYI YAŞAMAZ!

“Ölmeden önce ölmek” denen hâlin üç mertebesi vardır.

a-İlm-el yakîn;

b-Ayn-el yakîn;

c-Hakk-el yakîn.

Birincisi -İLM-, konuyu yakîn derecesinde müşahede ederek olaya ikân kazanmış olmaktır. Bu yukarda bahsettiğimiz şartlara tâbidir. Ne var ki, o olayları çok farklı tepkimelerle geçiştirir.

İkincisi -AYN-, olayı kendindeki kuvvelerle âdeta yaşamış gibi görür, algılar, hisseder ve hazırdır o şartlara… Ama gene de aynen birincide olduğu gibi aynı aşamalardan geçerek yaşar.

Üçüncüsü -Hakk-, ise –ki bu zevâtın sayısı fevkâlâde azdır- “Mardiyye” mertebesindeki evliyâullahta; veya bazı ender sıra dışı inançsız insanlarda istidraç denen bir biçimde gerçekleşir. Buna tasavvufta “fetih” denilir. İstidraç yollu oluşan “fetih”te 7 mertebeden yalnızca iki mertebesi mevcuttur.

Bunlar, dünyada, bildiğimiz biyolojik bedenle yaşarlarken; aynı anda, biyolojik bedenden tam bağımsızmışçasına da yaşama özelliğini elde etmişlerdir. Bunlar bahsi geçen sorgulama olayını “fetih” kendilerinde açığa çıktığı sırada bir şekilde geçmişlerdir ki, artık onlar için ikinci bir defa kabîr âlemi sorgulaması söz konusu olmaz.

Nitekim, Hz. Rasulullah aleyhisselâmın boyut değiştirmesi sırasında “Allah sana ikinci bir ölümü tattırmaz” denerek bu gerçeğe işaret edilmiştir. Yani, sen yaşarken “fetih” yoluyla bu aşamayı geçtiğin için, normalde herkesin yaşadığı ölümü tatma olayı sırasında yaşanacakları yaşamazsın; anlamındadır. “FETİH” Sûresinin başında da bu olaya işaret edilmiştir zaten. Ne var ki, olayın bu derinliği açılmamış olanlar konuyu Mekke’nin fethiyle ilgili olarak değerlendirmişlerdir. Bu gerçeği bilmeyenler, ikinci ölüm olayını gelecekte ilerde bir zamanda oluşacak başka bir ölüm olayına bağlamışlardır.

FETİH GELMİŞ KİŞİLER DİLEDİKLERİ TAKDİRDE IŞINSAL BEDENLERİNİ YOĞUNLAŞTIRARAK ARAMIZDA BİYOLOJİK BEDENLE GÖRÜNEBİLİRLER!

İşte bu fetih gelmiş, yani ölmeden ölmüş, ruhuyla, ışınsal âlemde yaşama yeteneğini elde etmiş kişiler; diledikleri takdirde bu bedeni yoğunlaştırmak suretiyle aramızda biyolojik bedenle görünebilirler ve çeşitli işler başarabilirler.

Nitekim bunun bir örneği de HIZIR aleyhisselâmdır!. Dilediği anda biyolojik bedene geçip görünür, dilediği anda da dalga boyutta yaşamına devam eder.

Bu esastan olmak üzere gerek Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ve gerekse daha başka fetih ehli zevâtın aynı anda birkaç yerde görülüp yemek yemeleri, hep bu türden olaylardır.

Hazreti İSA da, şu anda yaşamakta olduğu RUH ya da bir tür hologramik ışınsal bedenini tekrar yoğunlaştırmak suretiyle yeni baştan aramıza dönecektir ki, bu dönüş yaşı da, ayrıldığı andaki 33 yaşın sureti ve şekliyle gerçekleşecektir. Muhakkak gerçeği en mükemmel şekilde bilen Allah’tır.

Evet, Rabbimin bu konuda müşahede ettirdiği bu. Şükründen aczimi itiraf ederim, bana öğrettiklerine.

FETİH EHLİ “VECHULLAH”I DAİMİ MÜŞAHEDE İÇİNDEDİR!

“Helâk olma” ifadesi ile anlatılan mânâ, esasen içinde yaşadığımız şu anda ve her anda geçerlidir… Ve bu durum keşif ve fetih sahibi basîret ehli zâtlar tarafından daimi olarak müşahede edilebilmektedir.

“Başını ne yana döndürürsen ALLAH’ın VECH’ini görürsün” (2/115)

Âyeti zâten bu durumu açık-seçik vurgulamaktadır.

FETİH EHLİNİN GEÇMİŞ VE GELECEK TÜM GÜNAHLARI BAĞIŞLANMIŞTIR!

“Sana öyle bir FETH verdik ki”. Kişide bu FETH’in oluşması onun hiç bir çalışmasına bağlı olmaksızın tamamiyle Allah tarafındandır. Allah vergisidir ki, “bu kesin ve apaçık bir FETH’e eriştir”. Böylece sen artık berzah âleminin bir ferdi olarak dünyada yaşarsın her şeyin içyüzünü ve hikmetini bilirsin, dolayısıyla bundan sonra senden hiç bir “zenb” meydana gelmez. O gerçekler içinde yaşayan bir Ferd olarak, “Allah senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini bağışlar”.

FETİH EHLİNDE GÜNAHIN HÂTIRASI DAHİ ÇIKMIŞTIR

Kendini var kabul ettiğin sürece, günah fiîlî varolmasa dahi hâtıraları “benliğini” meşgul edecektir! Bu meşguliyet ise “günah hâtırası”dır ki, benliğinin yaşamıyla bağlantılıdır.

Ne zamandır ki, “benliğinin” varolmadığını, hakikatını yaşarsın, işte o zaman, nefsinden günah da, hâtırası da çıkmış olur.

“SANA AÇIK-SEÇİK FETİH İHSÂN ETTİK: ALLAH GEÇMİŞ VE GELECEK TÜM GÜNAHLARINI BAĞIŞLADI.”

Âyetlerinde işaret edilen mânâ da anladığımız kadarıyla bu hususa işaret eder.

“Fetih” tasavvuftaki anlamıyla, kişinin benliğinin ve benliğinin oluşturduğu perdelerin ortadan kalkması ve Hakkânî sıfatlarla tahakkuk etmesi hâlidir ki, bir devirde ancak çok çok ender kişilerde oluşur! Bunlar, “Hakkın gözüyle görür, işitir, söyler, tutar, yürürler!”

“Fetih” gelmiş kişiler, “benliklerinden” kurtulmuş oldukları için, geçmiş ve gelecek günahlarından da bağışlanmışlardır.

Çünkü, onlardan günah ve hâtırası çıkmıştır… Çünkü benlikleri ortadan kalkmıştır! Beden ve bedensel değerler onlar için hiçbir anlam taşımadığı gibi, ruhsal değerler dahi onlardan düşmüştür! Onlar mukarreblerdir, Ferdiyet sahipleridir.

Kişilik isimlerinin ardında, seyreden-seyredilen ve seyr hep aynı TEK olmuştur!

FETİH EHLİNDE YAŞANAN İLİM, “LEDÜN İLMİ”DİR

Ledün ilmi, Zâtın, esmâsına olan ilimdir…

Taalluku a’yân-ı sâbite’yedir! İkram yollu bir kula verilirse bu ilim -Hızır ve Zâtiyyûn- gibi bir insanın tüm geçmişini ve gelecekte cennet veya cehennemdeki hâlini ve bütün mertebelerde nereye ulaşacağını icmâlen bilir…

Bu ilim, kişide “FETİH” denilen bir hâl sonunda yaşanır hâle gelir

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs'ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #7 : 26 Temmuz 2008, 16:54:59 »
Allah’ın sınırsız ilim hazinelerinin FETHİNİ açık ve anlaşılır bir dil ile anlatan bir yazıyı ve FETİH SÛRESİ’ni aşağıda tamamlayıcı bilgi olarak veriyoruz.

FETİH

(İLÂHİ SIFATLARLA TAHAKKUK ETME-ÖLMEDEN EVVEL ÖLME)

FETİH ise, fizik - biyolojik beden yaşamına devam ederken, ruh dediğimiz dalga bedenin -ışınsal bedenin- bağımsızlığını kazanma hâlidir ki, bu durum tasavvufta, “ÖLMEDEN ÖLMEK” diye tanımlanır.

FETH, İLÂHİ SIFATLARLA TAHAKKUKTUR!

“Feth”in birisi “zulmânî” olmak üzere yedi basamağı vardır…Keşif basîrete aittir. “Fetih” ise tahakkukla alâkalıdır! İlâhî sıfatlarla tahakkukla, demek istedim…

FETİH, BERZAH ÂLEMİ’NİN FETHİDİR, Kİ BU FETİH ANCAK “YAŞARKEN ÖLMEK” SURETİYLE GERÇEKLEŞİR!

“Sana öyle bir FETİH verdik ki, bu kesin ve apaçık FETHE eriştir!. Ki böylece Allah senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini bağışlar; ve sana olan nimetini tamamlar; ve seni gerçek yola erdirir. Ve sana öyle bir zafer verir ki, hiç kimse karşı koyamaz!.’

Nakletmiş olduğumuz bu üç âyet-i kerîmenin zâhir yâni ilk anda anlaşılan manâsı bütün tefsir ve meâllerde mevcût olduğu için burada bunun üzerinde durmayacağım. Allahü Teâlâ’nın bize ihsan buyurduğu açıklık ve irfan nisbetinde buradan anladığımız mânânın açıklayabileceğimiz kadarına gelince…

FETH, kapalı olan bir şeyin açılması, ya da kişinin elde edemediği bir şeyi elde etmesi anlamlarına gelir. Bu anlamlarladır ki, dünya hayatı içinde bir kişinin elde edebileceği en büyük FETH, âhıret âleminden bir bölüm olan berzah âleminin FETH’idir. Ki bu FETH’de ancak “yaşarken ölmek” suretiyle gerçekleşir!.

FETİH İKİ TÜRLÜDÜR

FETH iki türlüdür;

Zâhir FETH.

Bâtın FETH.

1- ZÂHİR FETİH

FETİH Sûresi, zâhir anlamı itibariyle Hudeybiye anlaşması ve Mekke’nin fethi ile alâkalı bir çok hususu açıklar. Ancak ne var ki, asla bu kadarıyla da değildir kapsamındaki anlamlar.

Bu sûrenin derinliklerinde öyle önemli bâtınî yâni iç anlamlar söz konusudur ki, bunları ancak ehli kişiler bilir.

Biz bir iş’arî tefsir hazırlamadığımız için burada bu derinliğe girmeyeceğiz. Ancak, ilk üç âyetin bâtınî anlamından da sözetmeden geçmemiz mümkün değildir!. Zirâ, bu üç âyet tasavvuftaki çok önemli bir hususa işaret etmektedir.

2- BÂTINİ FETİH

Bâtın FETH dahi iki türlüdür.

a- FETH.

b- FETH-İ MÜBİN

NURÂNİ FETİH SAHİPLERİNİN SAYISI YERYÜZÜNDE 40′I BİLE BULMAZ!

FETH esas itibariyle yedi derecedir. Bu yedi derecenin birinci dereceden olanının gerçekleşmesiyle birlikte kişi FETH sahibi olmuş olur.

FETH kesinlikle kişinin çalışmasına bağlı, yâni çalışmakla elde edilir bir şey değildir.

FETH nedir?.

Kişinin içinde bulunduğumuz şu boyutta, bu bedenle yaşarken; bir anda, beden bağımlılığından kurtularak, sanki ölmüş gibi, tamamiyle ruh beden yaşamına geçmesi ve ruhtaki özellikleriyle yaşamını bu dünyada sürdürmesi hâlidir.

“Ölmeden evvel ölmek” denilen hâlin hakkel yakîn yaşanmasıdır. Bize öğretilene göre, böyle kişilerin yeryüzünde sayıları kırkı bile bulmazmış, nurânî FETH sahipleri olarak.

Evet, FETH bu yönüyle de ikiye ayrılır:

A. FETH-i zulmânî
B. FETH-i nûrânî

A- FETHİ ZULMÂNİ

FETH-i Zulmânî, müslim ya da gayrımüslim tüm insanlarda meydana gelebilir. Özellikle, Hindularda, Budist felsefe mensuplarında görülen ve FETH eseri olan bazı haller hep bu FETH-i zulmanî neticesidir ki, din terminolojisinde bu hallere “istidraç” adı verilir.

FETH-i Zulmânî’nin iki büyük işareti vardır. Birincisi bu tür FETH kendisinde meydana gelmiş kişi Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm’ı kabul etmez. İkincisi de, birimsellikten, yâni kendini bir birim olarak görmek perdesinden kurtulamamıştır!.

FETH-i Zulmânî sahipleri, kişinin tüm geçmişini bilebildiği gibi, aynı anda birkaç yerde bulunabilme, kabir ahvalini anlatabilme, CİNlerle rahatlıkla iletişim kurabilme ve daha başka bazı akıl almaz davranışlar ortaya koyabilme özelliklerine sahiptirler.

İstidraç yollu oluşan “fetih”te 7 mertebeden yalnızca iki mertebesi mevcutur.

B- FETHİ NURÂNİ (FETHİ MÜBİN)

FETH-i Nûrânîde dahi benzer özellikler meydana gelir!. Ancak bir farkla ki, bu zevât kısa sürede bu yaşama adepte olduktan sonra gelişmelerine devam ederler, FETH’in üçüncü derecesinde Hazreti Rasûlullah ile ve sâir Nebi ve Evliyâ ile buluşurlar ve berzah âleminin çeşitli sırlarını âgâh olurlar. Bundan sonra da ricâli gayb arasında yerlerini alırlar.

FETİH 7 AŞAMADIR!

Fetih de yine 7 kademedir, aşamadır. Evliyaullah arasındaki 7 mertebeye tekâbül eder.

Fetih gelmiş olan yani ölmeden evvel ölmüş olan yani fiili ölümü tatmış olan kişi sanki şehidler gibi şehidler nasıl fizik bedeni terketmekle birlikte o anda ruh boyutunda serbest olarak yaşarlar dünya üzerinde her olayı görür bilir müdahale edebilirse işte fiili ölümü tatmış olanda ki ölmeden evvel ölmenin tahakkukudur bu, kişi fizik bedenden kendini kurtarmıştır ruh beden boyutunda yaşar, dilerse herhangi bir yerde bedenlenir, bedenlenerek orada tasarrufta bulunur, dilerse bulunduğu yerden dünya üzerinde olan bir olayı sanki orada yaşıyormuşçasına bilir görür yaşar dilerse müdahale eder veya etmez. Yani ruh beden olarak sanki fizik beden ölmüş gibi, fizik bedenden kurtulmuş bir yaşam içine girmiştir Fetih dediğimiz olaydır bu.

FETHİ MÜBİN ODUR Kİ, KİŞİ BU FETHİ KALDIRABİLİR!

FETH-İ MÜBÎN odur ki, gelen kişi bu FETHİ kaldırabilir. Bu ne demektir?.

Kişiye FETH geldiği zaman, yâni fizik - biyolojik beden bağından kurtulduğu zaman, bu yaşam şeklini hazmedemeyip kendini içinde bulunduğu boyutun şartlarına kaptırabildiği gibi, buna güç yetiremeyip bedenden tümüyle de kopabilirler; ki bu da onun mutlak manâda ölümü tadışına yolaçabilir.

FETH geldikten sonra, mutlak manâda ölüm gelmediği takdirde, o kişi beyin aracılığıyla gücünü arttırmaya, ilmini çok daha üst seviyeye yükseltmeye devam eder yâni ilerleme devam eder. FETH’in arkasından ölümün gelişi ise onu bulunduğu yerde sınırlar.

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs'ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #6 : 26 Temmuz 2008, 16:54:31 »
Mârifet sahibleri bilirler ki; her şeyin özü ve zâhiri Hakk’dır. Özde ne var ise zahirde de o vardır. Bütün varlığın özünün ezeli ilim olduğu için duran ve hareket eden her şeyin fiilinden etkilenmezler. Tüm fiilleri tek bir gerçeğe bağlarlar.

Mârifet sahibi olmayanlar ise kendi başlarına geleni hariçten isabet etti zannederler. Hâlbuki her birimin başına gelen kendi ezeli ilmî sûretinin (öz isminin) görünür hale gelmesidir.

Bir Arap atasözü vardır; “Ağzın üfledi, ellerin bağladı” denilmiştir ve bir hikâye ile anlatılmıştır.

Bir adam denizin karşı kıyısına geçmek için kayık arar fakat bulamaz. Yanında bulunan tulumu ağzı ile üfürür ve elleri ile bağlar. Tulumun üzerine binerek karşı kıyıya doğru kulaç atmaya başlar. Tam denizin ortasına gelince ağzı zayıf bağlanmış olan tulum gevşeyip hava kaçırmaya başlar. Adam boğulmak üzereyken çok uzakta olan birisinden yardım ister. Yardıma yetişemeyeceğini anlayan adam boğulana seslenir; “Üzülme, ağzınla şişirdin ellerinle bağladın”.

Bilinsin ki Allah ilmindeki hükümler ezelden ebede kadar görünüme gelen her varlık üzerinde gerçekleşecektir.

Kader sırrı ezelî ilmî sûretlerdeki (ayan-ı sâbitedeki) her bir mânânın birimde açığa çıkmasıdır. Ezelî mânâların birimsel zâta, fiile, sıfata bürünerek görünmesidir. İlmî sûretler Hakk’ın zâtından hariç gerçekler değildir ki Hakk’ın bilineni olsunlar, O’nun ilminde meydana çıkmış olsunlar. Onlar ancak ve ancak Hakk’ın sıfatları ve zâtının fiilleri, işleri ve tecellileridir. Bundan dolayı Hakk’ın zâtına ait tecelliyat, Hakk’ın haricinde bilmesi gereken şey değildir. Kendi mânâlarıdır.

Allah ahad olduğu için isimleri, fiilleri ve sıfatları da ahaddır. Tecellisi de ahadır. Ahad olan tecelliyi sonsuz birimlere ayırıp da ahadda olmayan cüz’ün kaderini araştırmak ve hükümler çıkarmak eksik bir ilimdir. Hiçbir zaman doğru bilgi vermez.

O’nun kendi mânâları artmaktan, değişmekten, iyi ve ya kötü olarak nitelendirilmekten münezzehtir. Ancak Hakk’ı ve Hakk’ın tecelliyatını ayrı görme boyutunda kader içinden çıkılmaz bir bilmeceye dönüşür.

* * *

3-) Ve ma yentıku anil heva;
(O), hevasından (nefsinden, beşeriyyetinden) nutketmez (konuşmaz; Hakkani hitabtır; O’nun sünneti, sünnetullah’tır).

4-) İn huve illâ vahyun yuha;
O vahyolunan bir vahiyden başka değil. (Necm, 53/3-4; B Meal)

Resulullah a.s.’ın sözleri bu âyetlerin şâhitliği ile Hakk’ın sözleridir. Fusûsu’l-Hikem’de bahsi geçen her şey Resulullah a.s.’ın ilhamı ile vücuda gelmiştir. Bundan dolayı Fusûsu’l- Hikem’in amacı da Hakk’ı anlatmaktır.

47-) Fe`tiyahu fekula inna Rasûla Rabbike feersel meana beniy israiyle ve la tuazzibhüm* kad ci`nake Bi ayetin min Rabbik* vesSelâmü alâ menittebeal hüda;

“Artık ona gelin ve deyin ki: Doğrusu biz senin Rabbinin Rasûlleriyiz!… İsrailOğullarını (ruhani kuvveleri) bizimle beraber gönder, onlara azab etme!.. Gerçekten biz sana, senin Rabbin tarafından (B sırrınca) bir ayet olarak geldik… Selam, huda’ya (rehbere; yol göstericiye) tabi olan üzerine olsun”. (Tâhâ, 20/47; B Meal)

* * *

Mesnevî’den alıntılar

“Mâdem ki renksizlik rengin esiri oldu, Mûsâ Mûsâ ile cenkte oldu.”

Renksizlik mutlak tekliktir. Renk âlemin işleri ile meşgul olmaktır. İsimleri Mûsâ olan iki şahıs Hakk’ın ilminden zâhir olmuş iki tecellidir. İkisinin de öz isimleri ve esmâ terkibleri farklı ve zıt oldukları için bu dünya âleminde bir birleri ile kavgaya tutuşurlar.

“Ne zaman ki renksizliğe ulaştın, Mûsâ ile Firavun barış yapar.”

Bilincin ile dünyâ boyutunun üstlerine seyahat edersen, dünyada zahir olan tüm zıtların Hakk’ın zâtında ayrı ve gayrı olmadığını görürsün. Her zıtlık orada yok olmuş sadece Hakk’ın boyası olan barış ile boyanmıştır.

“Bu acaib bir şeydir ki renk renksizden çıkar ve diğer renklerle kavgaya tutuşur. Nedendir?”

“Yahut bu cenk değildir, hikmet içindir. Har furûş (eşek alıp satan dellallar) sanatları gereği sûretâ kavga ederler. Eşek satılınca kavga biter barış başlar.”

Gül ve diken bir asıldan çıkmıştır. Sâid ile şâkî de hakikatte bir tohumun iki dalıdır. Asılları Hakk ve zâhirleri mahluk olursa Hakk’ın adalet hükmü güle hoşluk ve dikene acılık verir. Biri güzel kokarken diğeri azap verir. Fakat gül ve dikeni zâhirleriyle değil de bâtınlarıyla görürsen tek gerçeğin iki yüzü olduğunu idrak edersin. Ve gül ve diken arasındaki kavganın kavga değil de kendi gerçeğini zikir olduğunu duyarsın.

30-) Evelem yeralleziyne keferu ennes Semavati vel Arda kâneta retkan fefetaknahüma* ve cealna minelMai külle şey`in hayy* efela yu`minun;

O kafir olanlar görmediler mi ki (zigot’ta) Semavat ve Arz bitişik/birleşik idi de biz onları (kromozom verilerinin karşılıklığı ile) yarıp ayırdık… Her diri şeyi sudan oluşturduk… Hala iman etmiyorlar mı?. (Enbiyâ 21/30; B Meal)

Hakk’da gizli mânâlar şehadet âleminde görünüme geldikçe renklerin ve şekillerin farkları seyredilir. Daha doğrusu zât kendi renksizliğini renkler dünyasında seyreder. Bu seyrin Hakk’daki hükmü kavga ve cenk değil sonsuz mânâların hayranlıkla ve hayretle gösterimidir.

“Bu ben ve biz dediğimiz tecelliyatı kendin ile oynamak için dizdin. Ben ve sen gerçeğini kaldıranlar sevgilinin denizinde boğulsun.”

Âlemlerde görünen her şey Hakk’ın aynasındaki esmâ güzellikleridir. Esmâların zıtlıklarını görmek hayreti artırırken esmâların aynılığını görmek vahdet denizinde tevhide ermektir.
* * *

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs-ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #5 : 26 Temmuz 2008, 16:54:04 »
Fiilin yaratılması için -kudret- sıfatı gereklidir. Kulun ademiyyeti (*) sırrınca kulda -kudret- yoktur. Kudretin olmadığı yerde de bir fiil yaratılamaz. Kulun fiilinin Hakk’a bağlanması da bu nedenledir.

(*) Ademiyyet -yokluk- anlamındadır. (-a’ harfi kısa okunur)
* * *

23-) La yüs`elu amma yef`alu ve hüm yüs`elun;
(O) yaptığından sual edilmez… Onlar sual edilirler. (Enbiyâ, 21/23; B Meal).

Her bir kulun Allah ilmindeki bilgisinin ezelî olması, her birimden açığa çıkan mânâlarında ezelî bilgi kapsamında olmasını gerektirir. Birimlerin özleri Allah isimlerinden meydana geldiğine göre ve bir isim de öz isim olduğuna göre, her birimden her an açığa çıkan mânâlar da Hakk’da mevcut manalardır. Öz ismi sâid (Allah’a hakkı ile iman etmiş, şirkten temizlenmiş) olandan açığa çıkan iman, sâlih amel (iyi işler), faydalı ilimler, yüce haller ve kemâlat (olgunluk, mükemmellik) gibi tecelliyat Hakk’ın ezeli bilgisinde ve birimin değişmeyen âyan-ı sabitesindedir. Bu örneğin tersi olan şâkî (Allah’a hakkı ile iman etmemiş, şirkten temizlenmemiş) olan için de hüküm aynıdır.

Birimlerin her türlü halleri ezeli olarak kendilerine ait olduğu için her türlü iyi ve kötü hallerin dünya boyutunda açığa çıkmasından o birimden başkası sorumlu değildir. Hakk o birimin ötesinde bir yaptırıcı ve ya engelleyici bir tanrı gibi olmadığı için birimin fiillerinden sorumlu tutulacak bir tanrı bulunamaz, mevcud olan ancak Allah’tır. Bu sistem Allah gerçeğindeki kul ve Hakk ayrımı olmamasından kaynaklanır. Kuldan açığa çıkan her fiilin sonucunu acı ve ya tatlı olarak yine kul yaşar ve bu sistem dünya ve sonsuz yaşam boyutunda da değişmez.
* * *

Ahadiyyet mertebesi (teklik boyutu) hiçbir sıfat ve isim ile sıfatlanmaz ve isimlenmez. Meselâ, Ahadiyyet mertebesinde Allah Hayy’dır diyemezsin. Çünkü -hayy- yaşam/hayat sıfatıdır. Ahadiyyette ise ne yaşam ne de ölüm sıfatı vardır. Yaşamak ve ölmek Allah’ın kendi mânâlarından var etmiş olduğu kullarına ait özelliklerdir. Kullar kendileri için geçerli olan sıfatlara bakarak Ahadiyyet mertebesinin hakikati olan Allah’ı da -hayy-dır (hayat sahibidir, diridir) ve ölümsüzdür diye tefekkür eder. Çünkü kul kendini ne kadar tanıyabilirse Allah’ı da o kadar tanıyabilir. Kul kendi hayatına bakar ve sınırlı olduğunu görür. Allah’ı kendisinden daha üstün bir vasıfla tanıyabilmek gayreti ile Allah sonsuz hayat sahibidir der. Kul yine kendisinin ölümlü olduğunu görür ve Allah’ı -ölümsüz- olarak niteler. Kul kendisinde bulabildiği ve bulamadığı tüm özellikler ile Allah’ı tanımlar fakat Allah tüm bu tanımlamalardan münezzehtir.

İnsan-ı Kâmil ise kendi hakikatini, sıfatsızlığını ve isimsizliğini fark etmiş kişidir. İnsan-ı Kâmil de kendisinde bulduğu ve bulamadığı özelliklerle Allah’ı tanır ve anlatır. Kendisinin de hiç doğmamış ve hiç ölmeyeceğini, doğmanın ve ölmenin dünya boyutunda algılanan iki tecelliyat olduğunu idrak eden İnsan-ı Kâmil bu bilgi ile Allah’ı bilir.

Ahadiyyet mertebesini aklın, zekânın, idrakın ve vehimin gücü ile anlamaya çalışmak, tanımlamak ve oradan bahsetmek mutlak cahilliktir. Ahadiyyet mertebesinde tüm sıfat ve isimler tek halde, hiçbir özelliğe sahip olmadan potansiyel olarak (kuvve olarak) yok olmuşlardır.

Mutlak Zât sıfat ve esmâ mertebesine indikçe; ilim, işitme (sem), görme (basar), kudret gibi sıfatlarla tanınmaya başlanır. Bu sıfatlar gerçekte olmayan çokluk görüntülerini (kesreti) meydana getirir.

Her isim bir sıfatın özelliklerine bürünmüş olduğu için sıfat isimlerin köküdür, kaynağıdır. Esmâ sonsuz sayıda (sayılamayacak sonsuzlukta) olmakla beraber hepsi de tek Zâtın tecelliyatıdır. Bu çok gibi görünen aslında tektir. Âlemlerin çokluk görünümü Kâdir isminin sonsuz tecelliyatıdır.

İsim zâtdan başka ayrı bir şey değildir. Zâttan ayrı varlıkları olmadığı için yok hükmünde zâtta tek olarak mânâ halinde var kabul edilir. İsimler de âlemlerin ve birimlerin varsayımsal varlıklarını oluşturur. Zâtta mânâ olarak var kabul edilen hiçbir şey mutlak yok kabul edilerek -silinmez-. Zâtın mânâları zât gibi yok olmayandır. Bunun için var olan hiçbir şey yok olmaz. Ancak daha gelişmiş ve daha güzel ve daha mükemmel olarak Hakk’ın zâtından -kesintisiz- varlık almaya devam eder.

Aslı isim ve ismin aslı da zât olan birim ve bireyler bu kesintisiz tecelliyat ile kendilerini bir an dünyada sonraki an dünyadan daha mükemmel olan ahirette ve ahiretin de daha mükemmel üst boyutlarında her an yeni bir tecelli ile seyretmeye devam ederler.

Kendisini said (Allah’ı hakkı ile tanıyan ve şirkten kurtulan) olarak bulan birim her boyutta said olmanın huzurunu tadar. Kendisini şâkî (Allah’ı hakkı ile tanımayan, şirkten kurtulmamış) olarak bulan birey de her boyutta kendisini Hakk’dan uzaklaşmış bir parça olarak bilir ve kendi göreceli benliğinden doğan azabı her boyutta tatmaya devam eder. Ve bu azaba alışarak Allah’dan ayrı olmak zannının verdiği azaba karşı bağışıklık kazanır.

Latîfe (anlamlı espri): Bir baba oğul, hâl ve vakitleri yerinde iken şiddetli yoksulluğa düşerler. Oğlu babasına: -Baba, bu çaresizlikle hâlimiz ne olacak?- der. Babası da -Bir sene sabret!- diye cevap verir. Oğlu: -Bir seneden sonra zengin mi olacağız?- suâlini sorar. Babası: -Hayır; zengin olacak değiliz, fakat züğürtlükle ülfet (yoksulluğa alışkanlık) olacağından, artık âzab içinde olmayacağız- cevâbını verir.
***
« Son Düzenleme: 23 Ekim 2008, 22:22:03 Gönderen: budala »

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs'ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #4 : 26 Temmuz 2008, 16:53:49 »
Zât’ın, Zât’a ait iradenin ve emrin (Ol emrinin) algılamasını yapacak olan şeyde de üç özellik vardır.

1. O şey Allah ilminde ezelî olarak mevcut bir ilmî mânâdır.

2. Hakk’ın iradesi ile verdiği “ol” emrini algılar.

3. Ezelî ilmin ezelî emrine ezeli olarak itaat eder.

Allah’ın Zât, irade ve ilim ile verdiği varlığını kendisinin ilmî bir sûret olduğunu hatırlayıp işiterek ve itaat edip kendi zahirini tanıyarak kabul eder.

Varlığın ayrı ayrı tanımlanan üç özelliği de aslında tek olan hakikatini üç mânâ olarak algılamasıdır. Bu algılamaya varlığın ferdiyeti (birliği) denilir.
* * *

Allah ilminde Allah ilmi olarak ezelî bilgi olan “ayan-ı sâbite”miz “yok” hükmündedir. Yok hükmünde olan âyan-ı sabitemizin zâtı da (hakikati de) yoktur. Bu yok olan zât’ımız, Allah’ın Zât’ındandır.

Ayan-ı sabitemizin işitmesi Allah’ın “irade”si iledir. İşitmek sıfatı, gerçekte var olmayan kulun sıfatı olamayacağı için işitme yine Hakk’ın kendi işitmesi olur.

Ayan-ı sabite ise Allah’ın “kün/ol” emridir, başka bir şey değildir.

40-) İnnema kavlüna lişey`in iza eradnahu en nekule lehu KÜN feyekûn;

Bir şeyi (n olmasını) irade ettiğimiz vakit yalnızca kavlimiz ona: “Ol!” dememizdir… (Artık) o olur (tekevvün eder, hikmetle kevne gelir). (Nahl, 16/40; B Meal)

* * *

Âyetin anlatımına göre “Ol” emri Allah ilminde zâten mevcut olan bir şeyedir. O şey Allah’ın zâtına göre Zât’dan sonraki bir boyutta mevcut olduğu için “sonradanlık özelliği” görecelidir. Zâta göre sonradandır, ezeli ilim olmasına göre de “sonradan” değildir.

Bu varoluş Hakk’ın zâtından zâtına tecellisidir. Hakk’ın “iki eli”nden birisi, emri veren aktif/etkenliktir diğer eli emri kabul eden pasif/edilgenliktir.

Fail (etken) olan bâtın isminin zâtıdır. Münfail (edilgen) olan zâhir isminin zâtıdır. Bâtın ve zâhir aynı zâtın iki anlamı olması nedeniyle yine tek hakikattir.

“Ol” emri ile kendi varlığını bâtından zâhire kendisi olarak icâd etmektedir (yaratmaktadır).
* * *

Allah ilminde ezelen mevcut olan ilmî suretin açığa çıkması Hakk’ın emri iledir, açığa çıkanın varlığı ise Hakk’dan başka bir şey olmadığı için kendi varlığı iledir.

Meselâ; kendisinden korkulan bir âmir (otorite) kölesine (abdine) “Kalk!” diye bir emir verse, köle bu emre uyarak hemen kalkar. Kölenin kalkmasında âmirin emrinden başka bir etken yoktur. Ayağa kalkmak ise kölede potansiyel olarak bulunan fiildir. Ancak âmirin emri ayağa kalkmasına sebep olmuştur. Şu halde sebebiyet bakımından fiil âmire bağlanır. Kölenin fiiline âmirin “kalk” emri denilir.

Kulun Hakk’ın ezeli ilminde “yok” hükmündeki ilmî sûretinde tüm fiiller potansiyel olarak mevcuttur. Meselâ “zahir olmak” fiili emir olarak Hakk’ın ilmidir ve ezelidir, ilmî sûrette (ayan-ı sâbitede) potansiyel olarak mevcuttur. Zâhir olmak fiili ilmî sûretimizin hakikati olan Hakk’a aittir. Zâhir olmaktaki Hakk’ın etkisi ancak ezeli ilim sahibi olarak yine kendi ezeli fiiline sadece emir vermesidir. Bu emir de kendinden kendine olan emridir.
* * *

Doğru yoldan ayrılmış bir grup âlim sadece akıla dayanarak “kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” demişlerdir. Kulda açığa çıkan fiili, kula Hakk’dan başka varlık vererek kulun kendisine bağlamışlardır. Hâlbuki kulun gerçek varlığı olmadığı için fiil de kulun gerçek fiili değildir, Hakk’ın fiilidir.


Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs'ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #3 : 26 Temmuz 2008, 16:53:03 »
Öz ismin görüntüsü olan madde beden binitine binenler gerçekçi düşünce yollarında akıl ve iman ile ilerlerse çokluk görüntüsüne aldanmazlar. Çokluk labirentinin çıkmaz koridorlarında kısır döngüye kapılmazlar. Kendi öz isimlerinden Allah ismi hakikatine dönerler. Böylece kendilerinden fâni (yok) olup Hakk’la bâki (sonsuz) olurlar. Bu yolculuk Allah’ın seyri ismi ile isimlendirilmiştir.

Madde bedene binenlerden bazıları ise çokluğun ve çokluğun oluşturduğu olayların karanlık âlemlerinde şaşkın ve sersemlemiş olarak dolaşırlar. Bir türlü bu karanlık âlemin dışındaki teklik aydınlığına çıkamazlar.

Böylece bir kısım insan hakikate ulaşırken bir kısım insan da cehalet ve uzaklık karanlığında kalır.
* * *

Madde beden binitlerinde Hakk’a giden yolda hakkıyla var olanlar müşahede ashabıdır (gören seyreden kimselerdir). Bunlar kâinat ağacının (şecere-i kevnin) meyvesidir.

Hakk varlıkları bilinmesi (marifeti) için yarattı. Her varlığın hakikati aynı ve tektir bilgisi ile varlığı tanıyanlar karanlıklarda kalmazlar. Çeşitli fütuha (açılımlara) ulaşırlar. Bunlar akıl ve imanı cem etmiş sûfilerdir.

Fakat akıl yürütme yolu ile varlıklardaki olağan üstü özelliklerin hayretinde kalanlar hakikat bilgisinden perdelenir. Bunların fütuhu da (açılımları da) bir ağacın özü olan meyveyi değil ağacın köklerini, kabuğunu, dallarını ve yapraklarını incelemek olarak açığa çıkar. Bunlar sadece akıl ile yol almaya çalışan filozoflardır.

Her iki kısmın Allah ilmindeki öz isimleri hangi anlamları kapsıyorsa bu dünyadaki açılımları da aynı doğrultuda olacaktır ve öyle de olmaktadır.
* * *

Yoktan var etmek işinin özü teklik sırrına dayanır. Teklik; sayının iki eşit parçaya ve daha fazlasına bölünememesi halidir.

Sayısal teklik; üç rakamında başlar. Üçten önceki tek rakam olan “bir” bir sayı değildir, “tek” mânâdır. Bütün sayıların kaynağıdır. İki adet “tek”e “ bir çift”, üç adet “tek”e “üç tek”… denilir.

Aslında “tek”de artma, yan yana gelerek anlam değiştirme ve çoğalma yoktur. Sadece “tek” hayalen iki tane, üç tane, dört, beş, altı tane… gibi varsayılır. Bu bilinçle yapılan sayısal işlemlerde artma, eksilme, bölünme gibi olayların sanal olduğu bilinir.

“Bir” bir sayı olmayınca “iki” de çift sayıların başlangıcı olunca, “üç” kavramı tek sayıların başlangıcı ve birincisidir.

Zât mertebesi sayı olmayan “tek/ahad/bütün/sınırsız” bir tekliktir. Zâtın içi, özü ve dışı yoktur. Zât’da mevcut isim ve sıfat da yoktur. İsmin ve sıfatın Zâta ait olması; isim ve sıfatın Zât içinde olması değil, isim ve sıfatı icâd etmesi (yaratması) ile ilgili bir tanımlamadır.

Bu açıdan isim ve sıfat yaratılmış olur. Fakat Zât’dan başka bir varlığı olmayınca da aynı zamanda yaratılmamış olarak kalır.

Allah’ın yaratması; Zât, irade ve kelam/ilim ile gerçekleşir. (((…Kelam, Türkçe’de söz/konuşurken çıkan ses anlamındadır. Allah’ın kelâmı ise söz ve ses gibi anlamlarla işaret edilen “ilim” mertebesidir. …)))

Zât, irade, kelam; üç’ün yâni ilk tekilliğin başladığı boyuttur ki “Uluhiyyet” (ilahlık/tanrısallık) kavramı ile tanımlanır. Allah ismi ile anlatılan ahad varlık tanımlanamadığı için “Allah” isminden başka bir isimle anılmaz.

Allah ismi; Zat, irade ve kelam olarak tanımlanmaya başlayınca insanın zihninde, hayalinde bir “yaratıcı ilah” mânâsı doğar. Allah ve ilah kavramları da böylece iki ayrı anlam arz eder.

Allah ve ilah kavramları arasındaki bu hassasiyet hem Kur’an’da hem Hadislerde ve hem de hakikat ehlinin eserlerinde özellikle ayrı ayrı kullanılmıştır. Allah kavramı; tanımlanamayan, anlatılamayan, kendi yanında ikinci bir (sanal da olsa) varlık kabul etmeyen ahad’ı ifade ederken ilah kavramı tanımlanan, anlatılabilen sıfatlar ve isimler boyutunu ve tecellilerin oluşumunu ifade eder. Bazı yerlerde ilah ve tanrı kavramı eş anlamlı olarak kullanılmışsa da eş anlamı tam olarak ifade etmez.

İlah; Allah’ın sıfat ve isim mertebesinde aldığı isimdir. Tanrı ise insanların vehminden doğan her hangi bir yaratıcıdır. Bu nedenle ilah ve tanrı kavramını da eş anlamlı olarak kullanamayız.

İrade ve kelam’dan evvelki mertebe olan Zât boyutunda hiçbir sıfat olmadığı gibi “yaratıcı” sıfatı da mevcut değildir. Bu mertebeye geçen bölümde A’ma makamı olarak açıklama getirilmiştir.

İlâhî Zât (Allah’ın Zâtı) irade ve kelam/ilim ile “yaratıcı” olur. İşte buna işaret olarak Hakk Tealâ;

40-) İnnema kavlüna lişey`in iza eradnahu en nekule lehu KÜN feyekûn;

Bir şeyi (n olmasını) irade ettiğimiz vakit yalnızca kavlimiz ona: “Ol!” dememizdir… (Artık) o olur (tekevvün eder, hikmetle kevne gelir).> (Nahl, 16/40; B Meal) buyurmaktadır.

Bir şeyin yaratılması için “zât”, “irâde” ve “kavl(emir)” olmalıdır.

Şey dediğimiz “varlık” Allah’ın emridir. Allah’ın emri ise Allah’ın ilminde mevcut olan ve ilim haricinde varlığı olmayan mânâlardır.

Allah’ın İrâdesi kendi ilminde ilmi ile var kıldığı mânâlarına zahiri görünüm (tecelli) vermek dilemesidir. Varlık ya da tecelliyat dediğimiz “şey”in açığa çıkması ancak “ilim ve irade” ile gerçekleşmiş olur.

Kün “ol” demektir.

Varlığın “kün” denilerek açığa çıkarılması “Uluhiyet mertebesi”ndeki ayan-ı sâbitenin (ezeli ilim sûretinin) ruhlar mertebesi ile birlikte şehadet âleminde (madde boyutunda) görünüşe gelmesidir. Bu hakikat Allah’ın yaratma sistemidir ki; zannedilen tanrısal yaratma düşüncesine hiç benzemez. Zannedilen tanrısal yaratma düşüncesinde ezelde ilmi olmayan bir şey tanrının varlığı ile birlikte ikinci bir varlık kazanır. Hâlbuki Allah’ın yaratmasında Allah ile birlikte ikinci bir varlık ortaya çıkmaz. Ezeli ilimdeki varlık sûretleri “varlık kokusu koklamadan” olduğu gibi kalır.

“Tek” kavramı tek olarak kaldıkça tek ve çift sayılar açığa çıkmaz. Zât da Zât mertebesinde “Ahad” olarak kaldığı müddetçe isimlerin ve sıfatların çokluğu açığa çıkmaz.

Zât, irade ve kavlden (ilmindeki manaya yönelik ol emrinden) birlik (ferdiyyet) oluşmuştur.

“Ahad” parça ve cüzlerden oluşmamış tek anlamındadır. Ferdiyyet ise ahad olanın üç ayrı anlam olarak düşünülmesidir. Ahad’ı; Zât, “irade” ve “kelam özellikleriyle düşününce “üçlü aynılık” kavramı oluşur. Buna da “ferdiyet” denilir. Ferdiyette ayrı gibi algılanan özelliklerin “birliği/tekliği” söz konusudur.

(((…Burada teslis (üçleme) ehlinin (Hıristiyan düşüncenin) Allah’ı hakkı ile tanıyamadıkları için düştükleri yanılgıya da işaret vardır. Teslis inancında tanrı bölünebilen, kendini üç ayrı varlığa ayırabilen bir varlık olarak algılanır. Bir parçası tanrı (baba/zat/öz/ruh) olarak kalırken bir parçası madde bedene dönüşerek İsâ (oğul/sıfat/varlık) olmuş bir kısmı da Oğul’da ve Havarilerde “söz” olarak varlığını korumuştur. Bu düşünce ve kabulü İslâm; İhlas Sûresi ile reddetmektedir. Teslisi (üçlemeyi) sadece din olarak belli bir alan ile sınırlamak da yanlıştır. Varlık ve yaratılış hakkında “ferdiyet”i idrak edememenin genel ismine de teslis denilebilir…)))
* * *

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Ynt: Füsûs'ül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #2 : 26 Temmuz 2008, 16:52:37 »
Hz. Sâlih a.s.’ın kavmine gösterdiği deve mucizesinin ne olduğu hakkında tefsir bilginleri üç görüş belirtmişlerdir.

1. Görüş: Kavmi Hz. Sâlih’den bir mucize istemişler ve mucizenin içeriğini de kendileri belirlemişlerdir. Kayadan bir dişi deve çıkarmasını istemişler, Hz. Sâlih de onların gözü önünde cansız bir kayadan canlı bir deveyi çıkarmıştır.

Bu görüşe ait deliller Kur’an âyetlerinde ve muteber (güvenli) hadis kaynaklarında yoktur. Fakat diğer görüşlere göre daha fazla yaygınlık kazanmıştır.

“Deve”nin mucize olabilmesi için ne gibi özelliklere sahip olması gerekir sorusuna tefsir bilginleri; devenin normal yoldan doğmamış olması, dağdan ve ya kayadan yoktan açığa çıkması gerekir şeklinde cevaplar ve yorumlar getirmişlerdir.

2. Görüş: Bölge halkının en yakından tanıdığı hayvan devedir. Normal dişi bir devenin veremeyeceği kadar süt vermesi o dönem için bir mucize olmalıdır. Bu görüş de tamamen tahminlere dayanmaktadır.

3. Görüş: Âyetlerde devenin yemesinden ve su içmesinden bahsedilmektedir. Tefsir bilginleri bu kelimelere dayanarak bölge halkının alışık olmadığı bir halde devenin aşırı yemesinin ve içmesinin mucize olabileceğini tahmin etmektedirler. Su hakkının bir gün deveye ait olması, tüm kavme ve hayvanlarına yetecek miktardaki suyu bir günde içmesine işaret etmektedir. Bu da bir mucizedir.

Kavmin deveyi kesmeleri sınırlı olan otlakları ve yine sınırlı olan su kaynağını tüketmekten korkmalarına bağlı olabilir. Çünkü olay bir çöl toplumu içinde geçmektedir.

Hz. Sâlih a.s. Tevrat’da ismi geçmeyen ve İsrailoğulları’ndan olmayan bir Nebî’dir. Bu nedenle Hz. Salih ile ilgili rivayetlerde İsrâiliyat (hurafelerle karışmış Resuller tarihi) bilgileri yoktur.

Tefsir bilginlerinin belirttiği üç görüş de Kur’an ‘ın deve üzerinden işaret ettiği mucizeye uygundur.
***

Gözlerin görme alışkanlığının ve doğa ile ilgili bilgilerin tamamen dışında dağın açılıp devenin çıkışı Sâlih a.s.’ın mucizesi idi.

“Fütuh”, “fetih” kelimesinin çoğuludur. Ve şu anlamlara sahiptir:

Fetihler.

Fütuhât, açılımlar, açılmak.

Yardım.

Lütf-u İlâhîye ulaşmak.

Zafer. Galibiyet.

Açıklık. Gönül ferahlıkları.

Hz. Sâlih a.s. Allah’ın “fettah/açan” isminin mazharıdır (görüntüsüdür).

Dağın yarılması ve devenin meydana çıkması (zuhuru) mucizesiyle Hakk Tealâ Hz. Sâlih’e gaybın kapısını “feth” ettini (açtığını) bizlere beyan etti.

Ve bu fetih (açma) sebebiyle Hz. Sâlih’in kavmindeki bazılarının da imanı gözün görme alışkanlıklarını ve toplumun geleneksel inançlarını yararak hakikat bilincine açılmış oldu. Bu değerli açılımdan sonra açılıma neden olan devenin yeme içme haklarına riayet ederek ona dokunmadılar.

Bazıları ise deve mucizesini kuvvetli ve görülmemiş bir sihir olarak yorumladı. Hz. Sâlih’i de sihirbaz kabul ettiler ve O’nun yaratılış mucizesinden daha üstün olan ilim mucizesini dinlemeye ve anlamaya yanaşmadılar. Bu mucize de onlardaki imanı örtme gücünü “açmış” oldu. Böylece Hz. Sâlih’den öğrenecekleri tevhid ilmine karşı inkarda ve örtüde (küfr halinde) kaldılar.
* * *

Bütün ilâhi isimlerin hepsi gaybın anahtarlarıdır. Fettah (açan) ismindeki yaratma, meydana getirme, açığa çıkarma gibi sırlar Hz. Sâlih’in ismi ile ilişkilendirilerek bu bölümde anlatılmıştır.
* * *

Bilinmelidir ki her bir Nebî zamanının İnsan-ı Kâmil’idir. Bu nedenle bütün isimleri toplamış olan “Allah” isminin mazharlarıdırlar (Allah isminin tüm özelliklerini açığa çıkaranlardır). Fakat yine de her bir İnsan-ı Kâmil’in üzerinde gâlip (üstün) olan bir ism-i hâs (öz isim) vardır.

Her Nebî’nin akıl ve ilmin özüne yolculukları bir binit (binek, taşıt) ile sembolize edilmiştir. Geminin Nuh a.s.’a, Deve’nin Sâlih a.s.’a ve “Burak”ın Muhammed a.s.’a mucize binek olarak tahsis edilmesinde ilâhî işâretler ve anlamlar vardır.

Sâlih a.s.’ın öz ismi olan “fettah/açan” (Sürekli aşama kapıları açan, tüm kapanıklıkları geçirten) devenin dağı yarıp görünmesiyle anlatıldı. Bineği ile (öz ismi) ile gaybın hazineleri olan diğer isimlerde gizli anlamları ve ilimlerde fütuhatta (fetihlerde/açılımlarda) bulundu.

Bu durum sadece İnsan-ı Kâmillere ve Nebîlere mahsus değildir, her bir Benî Adem (insan) için de bir binek (öz isim) vardır. O öz isminin görüntüsü olan madde bedeni vardır. Allah her insanı biniti olan öz ismi ile terbiye eder (aşamalar yaptırır).

Öz isimler Allah ilminde mânâ sûretleridir. Öz isimlerin mânâları dünyada madde bedenlerin görünüşleri ve huyları olarak tecelli eder. İnsan madde âleminin en alt boyutu olan cansızlar âlemine (toprak bedene) iner. Oradan bitki, hayvan, beşer, cin ve melek boyutlarından öz isim binitiyle geçer. Meleklerden daha üstün olan İnsan-ı Kâmil boyutuna ulaşır. Geçtiği tüm boyutları kendi öz isim penceresinden algılar ve kendi hakikati olan Allah’ı da yine kendi öz isim sınırlamasıyla bilebilir.

Tüm fetihler (fütuhat/açılımlar) ruhta öz isme dayalı olarak gerçekleşir. Ruh, Mûsâ’nın âsasına dayanması gibi öz isme dayanır.

Öz isme dayalı gelişim aşamalarında kişinin bilincinin yönelimleri öz isimde hayvanların ve bitkilerin yansımasına neden olur. Bu yansımaları rüya ya da hayal olarak algılayan bir kişi; öz isim ve öz isimde yansıyan görüntüyü aynı zannedebilir. Daha çok mülhime nefs sahipleri bu tür yansımaları algılayınca karşısındaki insana; “Senin hakikatin aslında falanca hayvandır” diyerek büyük bir yanılgıya düşerler. Hatta kendilerini kurtarıcı zannederek insanların ruhunu hayvan suretinden kurtarmak ve insan suretine çevirmek için uğraşırlar. Hem kendileri bu yanlışlık içinde kalırlar hem de çevrelerini boş yere meşgul ederler. Fakat öz isimde yansıyan sûretleri algılayan kâmil mürşid ise yanılgıya düşmeden sûfiye rehberlik edebilir.

Konu ile ilgili âyetler:

17-) Ve ma tilke Bi yemiynike ya Musa;
“O senin (Bi-) sağ elindeki nedir, ya Musa?”.

18- Kale hiye asaye, etevekkeü aleyha ve ehüşşü Biha alâ ğanemiy ve liye fiyha mearibü uhra;
(Musa) dedi ki: “O, benim asa’mdır… Ona dayanırım, (B sırrınca) onunla koyunlarıma (ağaçtan) yaprak silkelerim ve onda başka ihtiyaçlarım da var”.

19-) Kale elkıha ya Musa;
“Onu bırak, ya Musa!” dedi.

20-) Feelkaha feiza hiye hayyetün tes`a;
(Musa da) onu attı… Bir de ne görsün o (asa; Musa’nın nefsi) koşan bir yılan!.

21-) Kale hûzha ve la tehaf* senuıydüha siyretehel ula;
“Onu al ve korkma!.. Onu sana ilk siretinde iade edeceğiz!” dedi.
***

Her Nebî ve Resul ahad olan (bütün, tek olan) hakikati (İslâm’ı) kendi öz ismi ile seyreder ve açıklar. Bunun için farklı şeriatlar ve mezhebler oluşur. Aslında şeriatlar ve mezhebler tek hakikatin algılayana göre değişik renkleridir.
* * *

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
Füsûsül Hikem Yorumlu Özeti (11. Bölüm)
« Yanıtla #1 : 26 Temmuz 2008, 16:52:09 »
SÂLİH KELİMESİNDEKİ FETİHLER'E AİT HİKMETİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Semud (halkına da) kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir.” (HUD SURESİ / 61)

Dediler ki: “Ey Salih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.” (HUD SURESİ / 62)

Dedi ki: “Ey kavmim, görüşünüz nedir söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, bu durumda O'na isyan edecek olursam Allah'a karşı bana kim yardım edecektir? Şu halde kaybımı arttırmaktan başka bana (hiç bir yarar) sağlamayacaksınız.” (HUD SURESİ / 63)

“Ey kavmim, size işte bir ayet olarak Allah'ın devesi; onu serbest bırakın, Allah'ın arzında yesin. Ona kötülük (vermek niyeti)yle dokunmayın. Yoksa sizi yakın bir azab sarıverir.” (HUD SURESİ / 64)

Onu öldürdüler. (Salih) Dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaaddir.” (HUD SURESİ / 65)

Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Salih'i ve O'nunla birlikte iman edenleri o günün aşağılatıcı azabından kurtardık. Doğrusu senin Rabbin, güçlü olandır, aziz olandır. (HUD SURESİ / 66)

O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. (HUD SURESİ / 67)

Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (halkı) gerçekten Rablerine (karşı) inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun; Semud (halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi.) (HUD SURESİ / 68) (Kur'an Fihristi. Net'den..)
* * *

61-) Ve ila Semude ehahüm Saliha* kale ya kavmi`budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, HUve enşeeküm minel Ardı vesta`mereküm fiyha festağfiruHU sümme tubu ileyHİ, inne Rabbiy Kariybun Muciyb;

Semud'a (Semud kavmi'ne) kardeşleri Salih'i (irsal) ettik… Dedi ki: “Ey kavmim!.. Allah'a kulluk edin… O'nun gayrından bir ilahınız yoktur… O, sizi Arz'dan inşa etti ve orada isti'mar etti (vefatınıza kadar, ömür boyu yaşattı)… O halde O'ndan mağfiret dileyin ve O'na tevbe edin… Muhakkak ki benim Rabbim, Karıyb (yakın)'dır, Muciyb (icabet eden)'dir”.

62-) Kalu ya Salihu kad künte fiyna mercüvven kable hazâ etenhana enna`büde ma ya`budu abaüna ve innena lefiy şekkin mimma ted`una ileyhi muriyb;

Dediler ki: “Ey Salih!… Bundan önce içimizde gerçekten mercüvven (ümit beslenen) idin… Babalarımızın tapıp ibadet ettiklerine ibadet etmemizden bizi nehy mi ediyorsun?.. Doğrusu biz, bizi kendisine davet ettiğinden muriyb (evham veren, şüpheci) bir şek içindeyiz”.

63-) Kale ya kavmi eraeytüm in küntü alâ beyyinetin min Rabbiy ve ataniy minHU rahmeten femen yansuruniy minAllahi in asaytühu fema teziyduneniy ğayre tahsiyr;

Dedi ki: “Ey kavmim, gördünüz mü (bir düşünün) ?.. Ya Rabbimden bir beyyine üzerinde isem ve O kendinden bana bir rahmet vermiş ise?.. (Bu durumda) eğer O'na ısyan eder isem beni Allah'dan (korumak için) kim yardım eder?… Siz de tahsir (hüsrana götürme, zarar verme)'den gayrı bana bir ziyadeniz olmaz”.

64-) Ve ya kavmi hazihi nakatullahi leküm ayeten fezeruha te`kül fiy Ardıllahi ve la temessuha Bi suin feye`huzeküm azâbün kariyb;

“Ey kavmim!.. İşte size bir ayet (mucize, hakikatınıza ait özellikler için bir alamet) olarak Nakatullah (Allah'ın dişi devesi; nefs-i insani)… Onu bırakın Allah Arz'ında (fıtrat noktasında) yesin… Ona (Bi-) kötülükle (maddeci bilinçle) dokunmayın… Yoksa azab-ı karıyb (yakın bir azab) sizi yakalar”.

65-) Feakaruha fekale temetteu fiy dariküm selasete eyyam* zâlike va`dün ğayru mekzub;

(Fakat) onu (o deveyi) ayaklarını keserek öldürdüler/kesip devirdiler… (Bunun üzerine Salih) dedi ki: “Yurdunuzda üç gün faydalanın… İşte bu yalanlanmayacak bir vaad'dır”.

66-) Felemma cae emruna necceyna Salihan velleziyne amenu meahu Bi rahmetin minna ve min hızyi yevmeiz* inne Rabbeke HUvel Kaviyyul Aziyz;

Emrimiz geldiği vakit Salih'i ve O'nunla beraber iman etmişleri, bizden bir (Bi-) rahmet olarak kurtardık… O günün rüsvaylığından da (kurtardık)… Muhakkak ki senin Rabbin Kaviy'dir, Aziyz'dir.

67-) Ve ehazelleziyne zalemus sayhatü feasbehu fiy diyarihim casimiyn;

O zulmedenleri (dördüncü gün) o ma'lum sayha (şiddetli titreşimli korkunç ses; İsrafil'in Sur'u) yakaladı da yurtlarında yapışıp-ağırlaşıp-mıhlanıp (kudretsiz) çökekaldılar.

68- Keen lem yağnev fiyha* ela inne Semude keferu Rabbehüm* ela bu`den li Semud;

Sanki orada hiç yaşam-şenlik ortaya koymamışlardı… Dikkat edin, kesinlikle Semud (kavmi) Rablerine kafir olmuşlardı… Dikkat edin, uzaklık (zahir ile, maddecilikle perdelenen) Semud (kavmi) içindir. (Hûd:61-68/B Meal)
* * *

Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin; eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir ayet (mucize) getir-görelim.” (ŞUARA SURESİ / 154)

Dedi ki: “İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir.” (ŞUARA SURESİ / 155)

Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar. (ŞUARA SURESİ / 156)

Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular.” (ŞUARA SURESİ / 157)

Böylece azab onları yakaladı. Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. (ŞUARA SURESİ / 158) (Kur'an Fihristi. Net'den)

154-) Ma ente illâ beşerun mislüna* fe`ti Bi ayetin in künte mines sadikıyn;

“Sen bizim gibi bir beşerden başka değilsin… Eğer doğru söyleyenlerden isen hadi (B sırrınca) bir ayet (mucize, kanıtlayan alamet) getir!”.

155-) Kale hazihi nakatün leha şirbün ve leküm şirbü yevmin ma`lum;

(Salih) dedi ki: “Şu bir dişi devedir (işte Allah'ın ayeti, mucize?)… Onun bir şirb'i (su içme nöbeti, su'dan hakkına düşen nasibi) var, size de ma'lum bir günün şirb'i var”.

156-) Ve la temessuha Bi suin feye`huzeküm azâbü yevmin azıym;

“(Sakın) ona (Bi-) kötülük (nefsinizle) ile dokunmayın… (Yoksa) sizi aziym bir günün azabı yakalar”.

157-) Feakaruha feasbahu nadimiyn;

(Onlar ise) onu (dişi deveyi) vahşice boğazladılar; fakat nadim (pişman) oldular.

158- Feehazehümül azâb* inne fiy zâlike le ayeten, ve ma kâne ekseruhüm mu'miniyn;

Nihayet o azab onları yakaladı… Muhakkak ki bunda bir ayet (mucize, sıfat, işaret) elbette vardır… Onların ekseriyeti (Hakk'a, hakikatlerine) mü'min değillerdir. (Şuara:154-158/B Meal)
***
« Son Düzenleme: 28 Temmuz 2008, 16:01:30 Gönderen: com64 »




Payla facebook Payla twitter
 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
7 Yanıt
1883 Gösterim
Son İleti 26 Temmuz 2008, 16:35:04
Gönderen: benbenim
10 Yanıt
2454 Gösterim
Son İleti 26 Temmuz 2008, 17:33:56
Gönderen: benbenim
8 Yanıt
1877 Gösterim
Son İleti 26 Temmuz 2008, 17:42:27
Gönderen: benbenim
9 Yanıt
2084 Gösterim
Son İleti 26 Temmuz 2008, 17:48:33
Gönderen: benbenim
3 Yanıt
1486 Gösterim
Son İleti 26 Temmuz 2008, 17:50:30
Gönderen: benbenim