Ruhun Yolculugu

23 Ekim 2014, 10:52:02
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. Aktivasyon epostanız mı yok?


Ruhun Yolculugu » DİNLER » Dinler » Kur'an-ı Kerim'deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar

Gönderen Konu: Kur'an-ı Kerim'deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar  (Okunma sayısı 10663 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı oscarx

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 63
Ynt: Kur'an-ı Kerim'deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #22 : 22 Şubat 2011, 08:17:28 »
"Allah" olarak Kur-an da geçen bir varlıktır

ben bunu yazanın Allah`a inandığını düşünmüyorum eğer inanıyor olsaydı.Allah Varlık ile yokluk arasında olan ve bütün alemlerin rabbi ve yaratıcısıdır.Varlık deyince birinin yoktan varettiği birşeydir şu anda var olan veya geçmişte var olandır.Bu adamın kitabını alanlara acıyorum.Dini saptırmak için yazılmış şeyleri sizde güzel güzel yayınlayın doğruyu öğrenmek istiyorsanız o adamın kitabını okumaya gerek yok orjinali burda duruyor her ne kadar diyanet anlamayanlar için anlatsada anlatmaya çalıştığı yerleri () ekleri ile göstermiş.

http://hotfile.com/dl/105045148/dd6171d/kuran.rar.html

çok istiyorsanız bunu okuyun bir kaç kendini bilmezin yazdığı şeylere bakmayın arkadaşlar busitelerde okuduğunuz doğru olan herşey orda üstü kapalı bir biçimde anlatılmakta ne kadar anlayacağınız size kalmış.Sadece burda ne dedi acaba dediğiniz yerlerde onlara bakın zaten pek birşeye düşmezsiniz

Çevrimdışı ülkügirgin

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 340
Ynt: Kur'an-ı Kerim'deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #21 : 21 Şubat 2011, 20:12:08 »

18- Allah, muhakkak kendisinden başka tanrı olmadığına bizzat kendisi, meleklerin hepsi ve gerçekten ilim sahibi olan bütün olgun bilginler şahitlik etti. Üstelik adaleti ve hakkı ayakta tutanlar olarak şahitlik ettiler. Allah Teâlâ'nın birliği, adalet ve hak ölçüleriyle gözeticiliği (kayyûmiyeti) derece derece bu üç türlü şahitliğin hem her biri ile, hem de toplamı ile sabittir.

Daha yukarılarda da geçtiği üzere, lügatte şühûd ve şehadet esasen hazır olmak ve gözüyle görmek demek olup, kendisinde gerek hazır olmak, gerek içine doğmak suretiyle gerçekleşen bilgiyi dile getirerek bir hakkın yerini bulmasına ve bir isbata şehadet denilir. Örfte ve şeriat geleneğinde şahit davacı ve davalıdan başka birisi olur. Burada ise kitap indiren Allah Teâlâ'nın şahitliğinde davacı ile şahitliğin, hatta şahid ile üzerine şahitlik edilenin birleşmesi söz konusu olabileceğinden, bu şahitliğin gerçek önemi ve mânâsını iyi düşünmek gerekir. Her şeyden önce davacı peygamber, davalılar inkârcı kâfirler olmak itibariyle bu sualin varid olmayacağı belli ve meydandadır. Allah'ın şahitliğinin mânâsı bir hakikatı bildirmek, beyan edip açıklamaktır veya birtakım deliller ile onu ispat etmektir, veyahut yakından şahid olan bilgisi ile hükmetmek mânâlarından biri ile dahi tefsir edilir. Bu mânâ ile Cenab-ı Allah, gizli ve açık dünyalarda haddi hesabı olmayan şahitler ve deliller yaratıp meydana çıkarmak suretiyle kendi birliğini ve yüceliğini beyan edip açıkça ortaya koyduğu gibi, bundan başka dinî anlamda deliller de indirerek bunları bildirmiş ve doğrulamıştır ki, genelde insanlar için bu mânânın anlaşılması daha kolay olduğundan birçok tefsir âlimleri, bununla yetinmişlerdir. Fakat burada daha derin ve hikmet sahipleri arasında pek çok münakaşalara sebep olmuş olan marifet bakımından da bahse konu olan, yani "ilm-i yakîn" (kesin bilgi) meselesinin esaslı bir çözümü vardır. Bu bize gösteriyor ki, her hususta yakînin temeli ve başlangıç noktası, Hak Teâlâ'nın kendine ve birliğine olan bilgisi ve şehadetidir. Her ilm-i yakîn, Hakk'ın kendine uygunluğudur ve bu uygunluğun bildirilip açıklanması ile mümkün olur. İlm-i yakin, ayn-i yakîne, ayn-ı yakîn de hakk-ı yakîne dayanmaktadır. Aslında hak olan herhangi bir şeyin bizzat veya dolaylı olarak kendisini göstermesidir. Sadece sübjektif bir iddiadan, bizzat kendi özünde hak olan yakîni birbirinden ayırd ettirir. Bunun için gerek dış dünyada, gerek iç dünyada yakından şahit olunarak ve yaşanarak elde edilen bilgi, birtakım deliller aracılığı ile elde edilen nazarî bilgiden üstündür. Mesela, acaba şu bahçede bülbül var mı, yok mu diye bahse tutuşan ve her biri iddiasını akıldan veya başkalarından duyarak elde ettiği deliller ile ispata çalışan birtakım kimselere karşı, o bahçede bir bülbülün ötmeye başlaması ne büyük bir şehadettir. Halbuki bu ötüş bile henüz delile dayalı bir ilm-i yakîndir. Burada asıl şehadet bir taraftan o sesin bülbülde, diğer taraftan işitenlerde meydana gelen olgusu ve her iki tarafla olan ilişkisidir. Bu bir sestir ve bu ses bir bülbül sesidir. Binaenaleyh hakikat, özüne uygundur diyenlerin daha önce kendilerinde bir şahit ve meşhud vardır, yani o sesin bülbül sesi olduğunu anlayıp idrak etmelerini sağlayan bir bilgi birikimi vardır. İşte o şahit ve meşhud onların idraklerinde hem önce ve şimdi birleşmiştir. Binaenaleyh hakikatın derinliklerinde ve zamanın akışında şahit ile meşhudun bu birleşmesidir ki, şehadetin niteliği ve gerçeğin tasdiki bakımından esas şahit olmuştur. Bu durum gerçeğin kendi özüne uygunluğu temeline racidir. Ve bu husus, her hakkın, hak olmak bakımından mutlak anlamda birliği ve bütünlüğü demektir. Bu da yok olma vasıflarından münezzeh, ezelden ebede katıksız hakikat ve hak olmak özelliğinin sahibi olarak kaim bulunan Allah Teâlâ'nın adalet ve hakkaniyeti ayakta tutan birliğine ve O'nun kendinde huzuru ile ezelî ve ebedî olarak uygunluğuna ve bunu izhar ve ilanına bağlıdır. Herhangi bir hakikatın özüne uygunluğu "o, odur" şeklinde aynîlik denilen bir orantının doğruluğunun tasdiki demektir ki, bu ancak bir bilen kişi ile gerçekleşir. Bilgi ve bilen kişi aradan çıkarılırsa, şeylerin kendi nefsine uygunluğu meselesi de ortadan kalkar. Fakat bilen birine karşı bir taş bile kendisini ortaya çıkarıp kendi varlığına şahitlik eder. Şu halde insan düşüncesi gözardı edildiğinde, kendi kendilerinin varlığından haberdar olmayan şeyler, kendi özüne uygun değilse, o şeylerin insan bilgisi yardımıyla kendi kendilerinin varlığına şahitlik etmeleri nasıl mümkün oluyor? Ve sonra bütün şehadet hak adı verilen bir tek noktaya nasıl toplanıyor? İşte bilgi probleminin filozofları şaşırtan en ince noktası burasıdır. Bu âyet de işte bu noktayı çözüme kavuşturarak, ilm-i yakîn meselesinin gerçek başlangıç noktasını gösteriyor. Varlıkların kendi varlıklarında kendi kendilerine uygunlukları, Hak Teâlâ'nın kendi zatında kendine uygunluğunun, yani nin kendine olan bilgisinin ve bu bilgiyi açıklaması ile kendi varlığına ve birliğine şehadetinin eseridir. Şu halde varlıklar, kendilerine, kendilerinde uygun değil, kendi özünü bilen Hakk'ın zatında, yani Allah'ın bilgisinde kendi özlerine uygundurlar. Her insanın kendine uygunluğu, bunun gibi, her varlığın insan bilgisindeki kendine uygunluğu da yine her birinin ilâhî ilimde yer aldığı şekildeki uygunluk sebebiyledir. Bundan dolayı varlık âleminde ne kadar şahitlik edilecek konu varsa, ne kadar ilim ve delil varsa, ne kadar bilgi ve belge varsa hepsi Hak Teâlâ'nın kendini bilmesine ve bildirmesine, yani şehadetine dayalıdır. İleride gelecek olan "Her şey helak olacak, ancak Allah baki kalacak." (Kasas, 28/88), "Rabbinin her şeye şahit olması sana yetmez mi?" (Fussilet, 41/53) âyetleri bu noktaya açıklık kazandırmıştır.

Hasılı gerçek şahit ancak Allah Teâlâ'dır. Mesela, güneş vardır diyen bir şahit, kendisiyle şahitlik ettiği güneş arasında Hakk'ın koyduğu ölçüye uymaktan başka birşey yapmış olmaz. Şu kadar ki, bu uymak, açık veya zımnen veya farkına varılmadan olabilir. Hak Teâlâ'dan başka hiçbir âlim ne kendine, ne de başka varlıklara tamamen şahid değildir. İnsan bilgisinde de varlıkların kendilerine uygunlukları izafî, eksik ve sadece bir yöndendir. Ben, benim diyebilen insanın bile kendi özüne uygunluğu, bütün yönleriyle tam ve mutlak ve hakka'l-yakîn değildir. Onun kendi bedenî ve ruhî varlığında daha bilmediği ve şehadet edemediği izafetlerle dolu nice yönler bulunmaktadır. İnsanın gerek kendinde, gerek diğer varlıklarda gerçekten bilebildiği şeyler, Hakk'ın şehadetini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak sezebildiği yönlerdir. Binaenaleyh insanda mutlak anlamda bir yakîn bilgisi varsa, o da Allah'ın varlığı ve birliğine ait olan bilgisidir. Zira bu bilgi, gerek kendisine ve gerek eşyaya olan ilimlerin hepsinin en başta gelen temel öğesidir. Bundan başka herhangi bir bilgide bağlayıcı bir kesinlik ve zaruret yoktur. İlim ehlinin dereceleri de bu şahitliğe yakınlığı ve uzaklığı ile orantılıdır. Kendi içlerinde Hak Teâlâ'nın bu şahitliğini sezemeyenler gerçek âlimlerden olamazlar. Bunlar bilgiyi inkâr eden sofistlerden ve şüpheciliği savunan inkârcılardandır. Gerek kendi özüne, gerek dış varlıklara ait olan bilginin hakikatine ve değerine inanıp da Hak Teâlâ'yı inkâr edenler ise, inatçı kâfirlerden olanlardır. Cenab-ı Allah'ın kendinde kendi varlığına bilgisi ve şehadeti bulunduğu gibi, varlıkları yaratması ile dış ve iç dünyalarda bu bilgisini sayısız şahitler ile ilan ve izhar etmesi, ilim, akıl, düşünce ve idrak gücü vermesi ve bunlara uygun hareket eden âlimler yaratması ve onlara şehadetini tebliğ ve ilan eylemesi dahi, Allah'dan başkasına karşı kendisine, kendi birliğine hakkaniyetle şehadetidir ki, eninde sonunda, başlangıç ve sonuç, davacı, şahit ve şehadet olunan olarak, hatta doğrudan doğruya hakim olarak, hepsi bu birlik noktasında birleşmeden, buna başvurup, sığınmadan ne bir şahitlik yapılır, ne varlıktan, ne ilimden, ne amelden bir eser sezilir. Allah Teâlâ kendi zat-i ahadiyetinde (mutlak birliğinde) şahit ve meşhudun birliğini ve bütün şehadetlerin bu birlik sayesinde, bu şehadetin adlî ve hükmî anlamda hakimiyeti altında sürüp gittiğini, bu şehadet olmadan hiçbir şeyin adaletle ve hakkaniyetle tasdik edilip doğrulanamıyacağını hem fiilen, hem de kavlen ortaya koyduğu şehadetiyle isbat eyledi ve buna kendi şehadetiyle, kendi tezkiyesiyle desteklenmiş nice şahitler de yaratıp ortaya çıkardı. Bu cümleden olmak üzere, bir insanın "ben benim" diyerek kendi kendini tanıması O'nun sayesindedir. Yine O'nun sayesindedir ki, insan kendi varlığı hakkında şahitlik eder, kendi şuurunun, kendi varlığına uygunluğunu, yani kendisinin, başkası değil de kendisi olduğunu dolaysız olarak haber verir. Hem davacı, hem şahit, hem de meşhud (hakkında şahitlik yapılan) olduğu halde bu şehadetini ayniyle adalet, doğru ve gerçek tanır. Buna şüphesiz olarak inanır.

İkinci bir husus olarak Allah Teâlâ'nın "kendisinden başka bir tanrı olmadığına, yani tek ve yegane ilâh" olduğuna bütün melekler, gerek tekvinî anlamda, gerek teşri'î herhangi bir hususta ilâhî emri ve iradeyi tebliğ ve icra ile görevli Allah elçileri olmaları anlamıyla bütün melekler, bütün idrak ve akıl sahibi olan görülmez varlıklar, bedensel varlıklarından soyutlanmış ruhlar dahi şahitlik ettiler, üstelik şehadetlerinin doğru olduğuna Hak Teâlâ'yı da şahit tuttular. Zira Allah Teâlâ kendi şehadetini evvela bunlara bildirdi ve bunları şahit gösterdi.

Üçüncü olarak, Allah Teâlâ'nın "kendisinden başka tanrı olmadığına, yegane tapılacak ilâhın kendisi olduğuna" yani, gerçekten ilim sahibi olanlar, bütün peygamberler, büyük âlimler ve O'nun birliğine inanan gerçek filozoflar şahitlik ettiler. İlim ehli arasında görülüp de adalet ve hakkaniyetten sapan, adalet ve hakperest olmayanların inkâr veya şehadetlerini gizlemeleri, ketm eylemeleri önemli değildir. Adalet ve insaf sahibi olan hiçbir ilim sahibi yoktur ki, hiç olmazsa kendi içinde, Allah'ın birliğine şahitlik etmesin. Zaten ilmin ve âlimin bilfiil yeryüzündeki varlığı bile Allah'ın birliğinin açık delillerindendir. İlim zaten vakıaya uygun değilse, yani hakkın ve gerçeğin olduğu gibi tanınması demek olan hak ve gerçek değilse ilim olmaz. Bildiğinin doğruluğu ve gerçekliğine iman ve şehadeti olmayan da âlim değildir. Hak Teâlâ ezel ve ebed bakımından gerçekten kendisinin tek ilâh olduğuna ve birliğine şahit değilse; ne ilimde hakikat bulunabilir, ne de kimse kendi kendini tanıyıp bilebilirdi. Sofistler gibi ilmi inkâr ederek veya gerçekleri tersyüz ederek şüpheye ve inkâra sapanlar ise kendilerinde Hakk'ın şahitliğini yapan bir ilmin bulunmamasından dolayı şahitlik ehliyetinden mahrum kalmışlar ve bu davada mahkum olanlar arasına girmişlerdir.

İşte mânâsıyla Allah'ın birliğine ve Allah'ın adalet ve hakkaniyeti ayakta tutup duran bir kayyum olduğuna, böyle bir vahdet düzeninin ve hatta bütün mevcudatın ve bütün gerçeklerin kendisiyle ayakta durabildiği bir mutlak varlık olarak derecelerine göre, dürüst, adil ve şahadeti geçerli bu kadar şahitler, söz ve anlam birliği ederek sistemli bir şekilde şahitlik ettiler, her biri doğruluğu ayakta tutan kimseler olarak "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur." dediler. "O aziz ve hakim olandan başka ilâh yoktur", yani hıristiyanların zannettiği gibi, teslis (üçlü ilâh inancı) yok, bir takım azizler yoktur. Burada işbu çeşitli şekilde tevcihlere ihtimali olan bir isim tamlamasıdır. Evvela şahitlik açısından doğrudan doğruya "Allah"dan hâl, ikinci olarak meşhudluğu açısından "hüve"den hâl olur ki, mânâ bakımından her ikisi de birbirinin vazgeçilmez şıkkıdır. Üçüncü olarak, "ilim sahipleri"nden veya "ilim"den hâl, dördüncü olarak da Allah, melekler ve ilim sahiplerinin her birinden ayrı ayrı hâl olabilir ki, en sonda gelmesi bakımından en uygun olan da budur. O zaman "her biri adaleti yerine getirici olduğu halde" demek olur. Ve şahadetten sonra tezkiyeyi ifade eden bir te'kid hali olduğu için "Her biri adaleti hakkıyla yerine getirici olduğu halde şahitlik etti." takdirinde bir başlangıç cümlesi olması en güzel vecihtir. Gerçi "Kavim bana binekli olarak geldi." denildiği zaman "Her biri binekli olarak" mânâsı murad olunabileceği inkâr edilmiştir. Lakin bu misal yalnızca ilim sahiplerinden hâl yapıldığı takdirdedir. Ve denilebilir ki, "Kavim bana binekli olarak geldi." cümlesi ile ""Zeyd, kavim ve onlara uyanlar, bana binekli olarak geldi." demek arasında fark vardır. Atıf teğayür içinde bir cemiyet ve bütünlük ifade eder, "her biri" mânâsını sarahatle ve açıkça göstermiş olur.

Rivayet olunmuştur ki, Şam rahiplerinden, yani Hıristiyan din âlimlerinden iki zat gelmişlerdi. Medine'yi gördükleri zaman biri öbürüne, "Bu kasaba ahir zamanda çıkacak o peygamberin kasabasına ne kadar benziyor." dedi, sonra da Hz. Peygamber'in huzuruna geldiklerinde onu kendine mahsus sıfat ve özelliklerden tanıdılar, Hz. Peygamber efendimize (s.a.v.), "Sen Muhammed'sin." dediler. Onlara "Evet" buyuruldu. "Hem de Ahmed'sin." dediler. Hz. Peygamber tarafından, "Ben Muhammed'im ve Ahmed'im." buyuruldu. Bunun üzerine, "Biz sana birşey soracağız, haber verirsen iman edeceğiz." dediler. Hz. Peygamber "Sorunuz." buyurdu. Onlar da, "Bize Allah kitabında en büyük şahitliği haber ver." dediler. İşte bu âyet nâzil oldu. Bunun üzerine her ikisi de müslüman oldular. Demek ki, bu âyetin nüzûlü, Necran heyetinin gelişinden önce imiş.

http://www.kuranikerim.com/telmalili/imran.htm

Çevrimdışı shamantwins

  • Co Admin
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 2264
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #20 : 21 Şubat 2011, 08:53:25 »
[quote
]

"Allah,Melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri , O’ndan başka tanrı olmadığına şahitlik etmişlerdir.O’ndan başka Tanrı yoktur.O güçlüdür, Hakim’dir."( AL-İ  İMRAN  3/18 )
O’ndan başka Tanrı olmadığına şahitlik edenlerin arasında Allah’ın da bulunduğu  sanırım dikkatlerinizden kaçmamıştır.
[/quote]



Ali Bulaç tercümesi 18- Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur. 


Diyanet Vakfı tercümesi 18. Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur.

 
Edip Yüksel tercümesi 3:18 ALLAH, kendisinden başka tanrı olmadığına şahadet eder; melekler ve adaleti gözeten ilim sahipleri de... O'ndan başka tanrı yoktur. Üstündür, Bilgedir.

 
Elmalılı Hamdi Yazır tercümesi  18-Allah kendisinden başka tanrı olmadığına şahittir. Bütün melekler ve ilim uluları da adaleti yerine getirerek şahittirler. O'ndan başka tanrı yoktur; güçlüdür, hikmet sahibidir O. 


Süleyman Ateş tercümesi  18. Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına şahiddir. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle şahiddir (ki O'ndan başka tanrı yoktur. O), azizdir, hakimdir. 


Yaşar Nuri Öztürk tercümesi  18 Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıktır. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakîm olandan başka hiçbir ilah yoktur. 
 

ayrıca aynı sürenin 2 numaralı ayetide okumamızda fayda vardır

sevgimle
« Son Düzenleme: 21 Şubat 2011, 08:57:22 Gönderen: shamantwins »

Çevrimdışı yagmurruzgari

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 523
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #19 : 29 Kasım 2008, 20:53:28 »
Namaz konusuna ATLANTİS BİLGELİĞİ adlı kitapda değinilmektedir. Rahipler namaz benzeri yapıyorlardi  Kozmik Şifa Enerjisinin en yoğun aktığı anlar Güneşin Doğuş ve Batışı yani Tanrıların anında Bilinç ve Bilinçaltı enerjileri en yogun dengeli olur (Sanskrit dilinde AMRİT VELA). Chandra Namaskar (Aya Selam) Surya Namaskar (Güneşe Selam) YOGA buna dayanır. Yalnız Namaz ferdi arınmadır.

Madde Evrenine spirituel planlarin Kozmostan tezahuru icin gereken cift kutuplu negatif ve pozitif  enerjiler tasiyan Erkek ve Kadinlarin birarada olmasi ile yapilan Semah benzeri Ates torenleri daha yuksek frekans enerjiyi ceker ve etrafa yansitir. Rahmeti (kozmik sifa enerjisi) Haktan alip Halka vermek deyimi aslinda budur.  Omega gruplari da bu ayni prensip ile B.K. fasikullerini okuyarak Kozmosun enerjisini ve İlahi Plani yerele yansitma isi yapamaktadir.
« Son Düzenleme: 29 Kasım 2008, 20:58:01 Gönderen: yagmurruzgari »

Çevrimdışı Ast

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 2074
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #18 : 20 Kasım 2008, 17:42:15 »
Süper bilgiler, emeğinize sağlık Sevgili ay ışıgı

Çevrimdışı shamantwins

  • Co Admin
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 2264
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #17 : 20 Kasım 2008, 12:29:09 »

    Namazın insanlara farz kılınmasının başlıca 3 ana sebebi vardır:
1-Namazın ilk hedefi, günün belirli saatlerinde insanın Dünya’ya olan ilgisini başka bir noktaya çekerek , egosal hırslarından insanın sıyrılmasına zemin hazırlamaktır. Meditatif bir hal içinde insanın kendi içine dönmesini sağlamaktır.
2-İkinci hedefi ise düşüncenin belli bir noktaya  konsantre edilebilmesi için insanlara  egzersiz yaptırmaktır. Yani namazın hedeflediği amaçlardan biri de insanın konsantrasyon yeteneğini geliştirmektir.
3-Namazın hedeflediği bu aşama ise, konsantrasyondan sonra -trans-ın sağlanmasına yöneliktir. Böylelikle sağlanan bu -trans-la insan kendisi ile ilgili ve varoluşla ilgili bilgilere doğrudan ulaşabilir. Bu namazın hedeflediği son aşamadır. Bu hal dini literatürde - vecd- hali olarak geçer.
 


sevgili ayışıgı namazdan elde edilen faydalara bir ekleme yaparsak eger o da şu olacaktır.
namazın kılındığı  saatlerde yer kürenin enerjisi çok daha yogun olarak hissedilir.ancak bu yogunluk aynı namaz saatlerinde olduğu gibi her bölgeye göre değişiklik göstermektedir.
ve bu yogunlaşan enerjiyi alabilmenin en iyi yöntemlerinden biride namazdır.
dikkatinizi çekmiştir.
bazı ögretilerde denilirki namaz esnasında vücudun 7 uzvu yerle temas etmelidir. bu bahsi edilen 7 uzuv   çakra olarak adlandırılan bölgelerimizdedir.(ana çakralar ve tali çakralar)
ve enerjinin bedenimize giriş yaptığı yerlerdendir.ve belirtildigi üzre kılınan namazlar  sadece kendimiz  içindir alınan fayda bizleredir.
evrenin enerjisi tek kaynakdan gelmektedir.
ancak ondan faydalanmak için çok çeşitli yöntemler vardır.
sevgimle paylaştım


Çevrimdışı ayışığı

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1307
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #16 : 20 Kasım 2008, 12:01:55 »
Namaz
    Müslümanlık inancının en temel kavramlarından ve en temel ibadetlerinden biri namaz kılmaktır.
    Namaz gerçek anlamda bir konsantrasyon, meditasyon ve hatta trans uygulamalarının bir çeşididir. Namaz Allah’a kulluk belirtisi için  ya da Allah’a ibadet için yapılan bir uygulama değildir.Bu amaçla dini bir emir olarak getirilmemiştir.En azından başlangıçta böyle değildi.
   Namaz , aslında tamamen insanın  -ruhsal gelişimi-nin  bir parçası olan bir uygulama olarak ortaya konulmuştur.
    Namazın insanlara farz kılınmasının başlıca 3 ana sebebi vardır:
1-Namazın ilk hedefi, günün belirli saatlerinde insanın Dünya’ya olan ilgisini başka bir noktaya çekerek , egosal hırslarından insanın sıyrılmasına zemin hazırlamaktır. Meditatif bir hal içinde insanın kendi içine dönmesini sağlamaktır.
2-İkinci hedefi ise düşüncenin belli bir noktaya  konsantre edilebilmesi için insanlara  egzersiz yaptırmaktır. Yani namazın hedeflediği amaçlardan biri de insanın konsantrasyon yeteneğini geliştirmektir.
3-Namazın hedeflediği bu aşama ise, konsantrasyondan sonra -trans-ın sağlanmasına yöneliktir. Böylelikle sağlanan bu -trans-la insan kendisi ile ilgili ve varoluşla ilgili bilgilere doğrudan ulaşabilir. Bu namazın hedeflediği son aşamadır. Bu hal dini literatürde - vecd- hali olarak geçer.
  Bütün bunlar yapılmıyorsa kılınan namaz büyük bir oranda boşa gidiyor demektir. Şuursuzca ve otomatik bir kalıp içinde kılınan namazlar bizi öte alemde kurtaracak değildir.
Şeytan
  Şeytan, negatif enerjilerin üretildiği ve negatif alanda hizmet gören ruhsal plan ya da planların dinsel terminolojideki adıdır. Şeytan birçok dinde olduğu gibi, bu anlamıyla Kur’an-ı Kerim’de de  geçen  temel kavramlardan biridir. Ancak ne var ki, nasıl melekler hakkında yanlış bir tasavvura gidilmişse, şeytan hakkında da ortaya son derece yanlış bir anlayışın çıktığını görüyoruz. Şeytan, sivri kulaklı, uzun burunlu, siyah pelerinlere bürünmüş, elinde çatal mızrağı bulunan ve vücudu tüylerle kaplı garip canavarımsı  bir mahluk değildir. Bir planın ya da birkaç ruhsal planın oluşturduğu bir organizasyondur. Dünya üzerindeki tüm dejenarasyonun  ve negatif etkilerin desteklendiği ve beslendiği bu organizasyonun tahrip edici etkisi kendisini özellikle -düşüşün- ortalarından itibaren daha fazla hissettirmiş  ve hali hazırda büyük bir ölçüde insanları etkisine almış durumdadır.
  Metapsişik çalışmalarda -parazit tesirler- adı verilen bir olgu vardır. Bu medyomsal ruhsal bir irtibat celsesinde, geri seviyeli varlıkların ya da yukarıda sözünü ettiğimiz negatif planın zaman zaman araya girişleri yani araya küçük müdahaleleri olabilir. İşte bu müdahalelere  -parazit tesirler- adı verilir. Bu parazit tesirler alınan tebliğin içine karışarak yanlış bazı bilgilerin de medyom tarafından alınmasına neden olur. Böyle durumlarda o celseyi düzenleyenler, bu tür yanlış bilgileri daha sonra fark edip temizlemek zorunda kalırlar. Yani o celse satırları o tebligattan çıkartılır.
  Böyle bir olayla, Kur’an-ı Kerim’in  indirilişi sırasında  da bir kez karşılaşılmıştır. Ancak durumu derhal fark eden Muhammed Peygamber  bu sözleri Kur’an’dan çıkarmıştır.
   Olay Necm Suresi’nin indirilişi sırasında gerçekleşir:
   -And olsun ki Rabbi’nin varlığının büyük delillerini gördü.  Ey inkarcılar! Şimdi Lat, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan  Menat’ın ne olduğunu söyler misiniz? Şeklindeki Necm Suresi’nin  19. Ayetini okuyup bitirdikten  hemen sonra, Peygamber’in ağzından birdenbire şu cümleler dökülüvermişti:
  -Bunlar, yüceltilmiş kuğulardır ki, onlardan şefaat umulur.-
   İşte kamuoyunda şeytan ayeti olarak dile getirilen ayet budur.  Ancak bu ayet hemen faredilmiş ve Kur’an’a dahil edilmemiştir. Ayrıca bu yaşanılan  olaya daha sonra gelen birkaç ayetle de derhal bir açıklık getirilmiştir.
   Ey  Muhammed… Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçi ve peygamber yoktur ki,  bir şeyi  arzuladığı zaman, şeytan onun  arzusuna vesvese  karıştırmamış olsun. Allah şeytanın  karıştırdığını giderir, sonra  Allah kendi ayetlerini tahkim eder. Allah bilendir, Hakimdir. Allah şeytanın karıştırdığını, kalplerinde hastalık bulunan  ve kalpleri kaskatı olan kimseleri sınamaya vesile kılar..-(HACC,22752-53)
   Görüldüğü gibi -yukarısı-da meseleyi son derece açık bir şekilde bu ayetlerinde dile getirmiştir…
« Son Düzenleme: 20 Kasım 2008, 18:21:51 Gönderen: AST »

Çevrimdışı ayışığı

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1307
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #15 : 19 Kasım 2008, 11:00:24 »
Kurban
  İnsanlık tarihi incelendiğinde  kurbanın  insanlıkla birlikte  başlamış olduğu  ve bütün manevi  inançların  içinde yaşamış  olduğu görülür. Günümüzde kurbanın, ilahi emirleri yerine getirmek , nimetlere şükretmek ve fakir fukaraya  yardım etmek şeklinde  yorumlandığını görüyoruz.
  Oysa ki, kökeni onbinlerce yıl öncesin dayanan kurbanın  ilk ortaya çıkış sebepleri bir hayli farklı  nedenlere dayanır. Kurban kesiminin  başlıca üç  farklı sebebi vardı. Bu farklı  amaçların hepsinin de  birleştikleri nokta , kanın akıtılması zaruretiydi. Kurban esnasında  akıtılan kanın meydana getirdiği bir etki , bu her üç uygulamada önemli bir fonksiyon  görmekteydi.
  Kurban kesilmesiyle  birlikte aniden  kanın boşalması esnasında, durugörü medyomları , gayet garip renklerde -tesir girdapları- görürler. Bu tesirler, gerçekten girdap gibi  döne döne yükselir. Sözünü ettiğimiz  bu -tesir girdapları- varlığın bünyesindeki yoğun -psişik- esiri enerji-  alanlarının  meydana gelen  ani ölümle bir anda  boşalmasından ileri gelmektedir… Ve bu psişik enerji  kanın katalizatörlüğüyle  çevreye yayılır. Çünkü bütün vücudu dolaşan kan , vücudun tüm tesirlerini  üzerinde toplayabilen  bir özelliğe sahiptir. Yani canlıların tüm psişik özellikleri  kanlarında  birikmiştir.
  -kurban- la hedeflenen amaçlar:
1-Negatif Tesirlerin Polarizasyonu
  Genellikle  olumsuz-negatif tesirlerin başka yöne çevrilmesi  ya da nispeten zararsız hale getirilmesi çeşitli metodlarla  mümkündür. Bu metodlardan biri de kurbandır.
  İşte kurban törenlerinin  ezoterik açıklamasında , bu konunun  önemli bir yeri vardır. Kurban keserek hedeflenen amaç  gelen negatif tesirlerin  polarize edilmesidir. Çünkü kanla etrafa yayılan -yarı esiri- psişik enerjilerin- negatif tesirleri  nötralize  etme özelliği vardır.
2-Majik Uygulamalar
  Çok eski devirlerden beri  -majik çalışmalarda- kurban kesilmesinin  önemli bir yeri vardı. Buradaki amaç ise, kurban olarak kesilen canlının kanı vasıtasıyla çevreye yayılan psişik enerjisinden yararlanmaktı.  Bu enerji , elde etmek istenilen amaca özel bir yöntemle yönlendirilirdi. Öyle topluluklar vardı ki,  bu gücü elde etmek için çocukları ve genç kızları bile kurban ederlerdi.  Bu uygulamanın kökeni Atlantis’in son dönemlerine dayanır.
   Daha sonra dinler, Atlantis’in son dönemlerinden gelen bu yanlış  uygulamayı ortadan kaldırmak ve insanları bundan vazgeçirmek için, insan yerine hayvan kurban etme meselesini  ortaya koymuşlardır. Fakat ne yazık ki  hayvan kurban ederek gerçekleştirilen  majik törenlerin büyük bir bölümü, negatif güçlerin  harekete geçirilmesi doğrultusunda  kullanılmıştır. Bu nedenle, dinler bir taraftan  bu tür majik çalışmalara karşı  da mücadele vermek zorunda kalmışlardır.
3-Dünya’ya  spiritüel tesirlerin aktarılması
  Nasıl ki insanlar birbirleri ile sürekli tesir alış verişi içindeyseler, buna benzer bir şekilde  yeryüzünün de  aldığı ve verdiği enerjiler vardır. Yeryüzü kendi yolunda ilerlerken ve kendi varlığını sürdürürken bu enerjiler çok büyük bir fonksiyon görürler. Dünya kozmos içinde mevcudiyetini sürdürebilmek ve ayakta kalabilmek için sürekli olarak  kozmostan enerjiler alır ve kozmasa enerjiler yollar.Bu enerji alış verişleriyle  dengesini muhafaza eder. Bu tesir alış verişi sadece sadece Dünya ile kozmos arasında sürmez. Dünya kendi ihtiyacı olan enerjileri -tesirleri - öncelikle kendi üzerinde yaşayan canlılardan alır.
  Bundan 50.000 sene öncesine ait Tufan öncesi  Kültürlerde, sırf yerküreye  psişik esiri  tesirlerin aktarılması için özel kurban törenleri  de yapıldığı biliniyor. O devirlerde Dünya’nın bu tür enerjilere  ihtiyacı vardı, ve bu ihtiyaç bu yolla gideriliyordu.  Daha sonra bizim devremiz uygarlığında  da bu kurban  törenleri bir müddet daha uygulandı. Amaç yine aynıydı.  Dünya’ya psişik ve esiri enerjilerin aktarılması. Ancak zaman içinde meselenin bu yönü tamamen unutuldu.
Günümüzde Kurban
  Konuyu Dünya açısından günümüze getirecek olursak, artık Dünya’nın bu tür enerjilere ihtiyacı kalmadığını hemen söyleyebiliriz. Dünya’nın insanlardan isteği , artık kendisinin ihtiyacı olan tesirleri, insanın bizzat kendisinin üretmesidir. Yani kurbanlardan gelecek tesirlere değil , bizzat şuurlu olarak insanın ürettiği tesirlere ihtiyacı vardır. Çünkü Dünya’nın aşağı iniş ve tekrar yukarı çıkış sürecinde  geldiği nokta bunu gerektirmektedir.
  Konuyu  Dünya açısından değil de, negatif enerjilerin polarizasyonu açısından  ele alacak olursak yine kurban kanlarının  akıtılmasına gerek olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü değişen pek çok şeyde olduğu gibi, artık negatif tesiri polarize etmenin  metodu da değişmiştir. Biz, kendi içimizde sürekli olarak düşüncelerimizi negatif yönde çalıştırmaktan vazgeçtiğimiz andan itibaren, negatif tesirleri polarize etmek için kurbana gerek kalmayacaktır.
   İş gene kişinin kendi üzerinde çalışmasına kalıyor. Negatif düşüncelerden sıyrılmakla, aldanmalardan, yalanlardan sıyrılmakla, pozitif yöndeki düşünce kudretimizi arttırabilmek her zaman için mümkündür.
  Kısaca, işin esası -nefis terbiyesi-dir. Nefsini terbiye edersen, kurban kesmeye ihtiyacın yoktur. Nefsinin azgınlığından kendini kurtaramayanlara  daha akıtılacak  çok kanlar vardır.
« Son Düzenleme: 20 Kasım 2008, 17:45:37 Gönderen: AST »

Çevrimdışı ayışığı

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1307
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #14 : 18 Kasım 2008, 00:41:09 »
Miraç
Miraç :  Tamamıyla ruhsal bir deneyim olup, günümüz Parapsikoloji Bilimi’nce -Astral Seyahat- olarak isimlendirilen bir hadisedir. Miraç’ta Peygamber’in bağlı bulunduğu plana  astral bedeniyle gitmesi  söz konusudur. Astral  seyahatin uyku ile uyanıklık arasındaki bir  devrede  gerçekleşebildiği  bu gün  Parapsikoloji Bilimi’nce net bir şekilde bilinmektedir. Sahih’i  Buhari’nin  Ayşe’den naklettiği bir hadisede meselenin bu yönü  tüm açıklığıyla anlatılmaktadır. Ayşe, Peygamberin bir gün kendisine  şöyle dediğini anlatıyor.
_ -Ya Ayşe, benim iki gözüm uyur. Fakat kalbim uyumaz-
   Muhammed Peygamber’in  Miraç’ta kalbinin yıkandığı söylenir. Bu son derece gizli bir bilginin  kapalı bir şekilde  anlatımından ibarettir.
  Peygamber yaşadığı bir Miraç olayını  şöyle anlatır:
   _ -Evin damı ansızın yarıldı. Cebrail geldi, göğsümü açtıktan sonra  zemzemle yıkadı Sonra hikmet ve iman dolu  bir altın tas  getirip kalbime boşalttı ve onu kapattı.-
  Muhammed Peygamber’in  yüksek seviyeli  tesirleri alabilmesi  için bünyesi üzerinde değişiklikler  yapılmıştır. Bu değişiklikler hem fizik bedeninde , hem de astral bedeninde  gerçekleştirilmiştir. Şuuraltı temizlenmiş ve düzenlenmiştir.
   Kalbin temizlenmesi çok eski bir bilginin  sembolik bir ifadesidir. Eski devirlerdeki  bir çok toplumlar bu bilgiye sahipti. İnisiyatik özel çalışmalarında  bu bilgilerini  hem fiziki,  hem de astral bedenin  temizlenmesinde, saf hale getirilmesinde  kullanmışlardır. Bu, tam anlamıyla bir iç temizliktir. Kendini tanıma ve kendini bilme  çalışmalarının da esasını oluşturur.
  -Kalbin yıkanması-:Hakiki abdest, hakiki temizliktir.
   Muhammed Peygamber’in yüksek titreşimli enerjileri bünyesinden geçirebilmesi ve Kur’an-ı Kerim’i indirebilmesi  için  bu tür bir temizliğin yapılması şarttı.  Çünkü yüksek seviyeli enerjilerin  alınıp aktarılması için  astralin ve fiziki bedenin temizlenmesi  yani yüksek seviyeli  enerjilerin rahatlıkla  alınıp aktarılabilmesine  uygun bir hale  getirilmesi gerekir.
Hac
Her dinin içinde farklı ibadet şekilleri vardır. İslamiyet’in bünyesi içindeki  ibadetlerden biri de, Kabe’nin  Kurban Bayramı dönemlerine  denk gelen tarihler  arasında  Müslümanlarca  ziyaret edilmesidir. Ayrıca her gün dünya üzerindeki  çok sayıda  Müslüman  nerede olurlarsa olsunlar , Kabe’nin bulunduğu  yönü hedef alıp , o yöne doğru namaz kılarlar. Kabe’yi her yılın belirli dönemlerinde  ziyaret etme adeti  Müslümanlık’tan çok daha önceki yıllarda  da uygulanmaktaydı.
   Kabe adı verilen ve ilk kurulduğunda  bir mabet olarak inşa edilen bu yapının bulunduğu yer -Spiritüel Coğrafya-nın  önemli bir noktasında bulunuyordu.
(Spiritüel Coğrafya:Yeryüzünün öyle coğrafik  bölgeleri vardır ki, bu yerler  insan anlayışını yükseltici  kozmik tesirleri  taşımak bakımından  diğer yerlere oranla  daha yeteneklidirler. Bu tür yerlere  Ezoterizm’de -Kutsal Coğrafik Merkezler- adı verilmiştir. Kozmik tesirlerin  biriktiği ve yansıtıldığı  bu yerlerde  ortaya çıkan  muazzam enejiler  çevreye adeta  bir ışın gibi yayılır.)
  Kabe’nin bulunduğu nokta , o devirlerde  kozmik tesirleri çekmeye  çok müsaid bir yapıdaydı. Bir de buna -Hacer-ül Esved- denilen , enerji toplayan  ve topladığı enerjileri  yansıtma özelliğine  sahip  siyah taş eklenince  -Kabe-  bir zamanlar  büyük bir enerji  yayan  merkez konumuna gelmişti. Her yıl insanlar  bu enerjiden  yararlanabilmek için  Kabe’ye giderler ve burada düzenlenen özel törenlere katılırlardı.
  Ancak  Hacer-ül Esved   bu özelliğini  günümüzde  büyük bir oranda  yitirmiş durumdadır. Zaten bu fonksiyonunu , daha Peygamber’in  yaşamı sırasında kaybettiğini  Peygamber’in  bizzat kendisi de söylemiştir.
   _ -…Bu taş eğer  cahiliye devrinin pislikleri ve kirleri ile kirletilmiş  olmasaydı onunla her türlü hastalık,  veba ve   müsibetten kurtulmak için  Allah’tan  şifa istenirdi. Allah elbet te bir gün onu  ilk yarattığı  şekle döndürecektir.
« Son Düzenleme: 20 Kasım 2008, 17:44:30 Gönderen: AST »

Çevrimdışı ayışığı

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1307
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #13 : 17 Kasım 2008, 10:34:53 »
3-Deccal’in Ortaya Çıkışı
  Kıyamet alametlerinden biri de  -Deccal-in ortaya çıkışıdır. -Deccal-: aldatıcı demektir.
   Genel tasavvura göre kıyamet yaklaştığında;  solunda Cennet , sağında Cehennem  ve iki kaşı arasında kafir yazılı  Deccal adlı bir varlığın  çıkacağından sözedilir. Deccal’in aldatıcılığı kendisini  daha bu ilk tanımlamada  bile gösterir. Çünkü İslamiyet’te  Cennet sağda sembolize edilmesine karşılık , Deccal’in Cennet’i soldadır. Çünkü onun görevi insanları aldatmak , kandırmak ve böylelikle gerçeğin  üstünü örtmektir. Nitekim Deccal’in alnındaki  kafir yazısı da  bunun sembolüdür. Çünkü kafir sözcüğü  -küfür-  den gelir. Küfür: Gerçeğin üzerini örtmek demektir. Kafirler demek  -küfür içinde olanlar- demektir. Yoksa sanıldığının aksine , başka dinden olanlar  anlamına gelmez.
 -Deccal-in insanları yanılgıya sevketmek için -kıyamet- yaklaştığında tüm Dünya’yı dolaştığı söylenir. Demek ki tüm  Dünya’yı saran bir tesir alanıdır bu… Ve bu tesir alanı tüm Dünya’yı etkisi altına almış durumdadır. -Deccal’in Devri- günümüzde tüm etkisiyle sürmektedir.
 -İsa Peygamber ahir zamanda , Şam’ın kuzeyindeki  Türk mimari eseri olan  beyaz bir minareye inecek  ve o minareden ezan okuyacaktır-.
Bu kehanet midir? Yoksa sembolik bir bilgi midir? İslami inanç sistemine  nasıl girdiği bilinmemekle birlikte  bunun üzerinde çok farklı  yorumlar yapılmıştır. Hemen şunu söyleyelim ki bu inançla, Deccal inancı  birbirine bağlanmıştır. Çünkü -Deccal-in, beyaz bir caminin minaresinden inecek olan  İsa Peygamber’in süngüsüyle  öldürüleceği ifade edilir.
   İsa Peygamber  -Melekut Alemi-ne ait bir varlık olduğundan, demek ki  -Deccal- olarak sembolleştirilen  bu negatif tesir alanı , -kıyamet- te  Melekut Alemi’nin  etkisi ve pozitif tesiriyle  ortadan kaldırılacak  ve böylelikle şuurlanmanın  yolları açılacaktır.
   Kur’an-ı Kerim’de geçmemesine rağmen, kıyamet alametleri olarak ileri sürülen  ön belirtilerden  bir diğeri de -Mehdi-nin  ortaya çıkmasıdır. -Mehdi- :kurtarıcı demektir… Ancak -Mehdi- vaat edilen bir varlık değildir. Kurtarıcı herkesin kendi içinden çıkacaktır. İnsan , önüne getirilen  -açık bilgiyle- , önce kendi içindeki  Tanrısını keşfedecek  yani kendi ruhsal potansiyelinin farkına varacak  ve böylelikle  herkes kendi kendisinin  kurtarıcısı ve mehdisi olacaktır. Kaldı ki, -kıyamet-te  kimsenin kimseye  şefaat edemeyeceği  Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtilmiştir.
  -Kimsenin kimseden  faydalanamayacağı , kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği , kimseden fidye alınmayacağı ve yardım  görülmeyeceği günden korunun.-(BAKARA, 2/48)
4-Güneş’in  Batı’dan  Doğması
  Burada da yine sembolik bir -kıyamet- alametiyle karşı karşıya bulunmaktayız. Ancak bu sembolik ifade de  anlaşılamadığı için,  Dünya’nın tersine döneceği ve her şeyin alt üst olacağı zannedilmiştir.
  Oysa ki güneşin batıdan doğması, insanın alt üst olmasını ifade eder. -İnsanın alt üst olması- da; insanın uyku halinden  uyanmasını, yani şuurlanmasını sembolize etmektedir. Değişecek olan işte budur. O ana kadar doğru olarak sarıldığı yanlışların elinden kayıp gitmesi ve gerçekle yüzyüze gelmesidir. Güneş’in  Ezoterik  Öğretiler’de  aynı zamanda  -gerçeği- sembolize ettiği de  hatırlanacak olursa, bu sembol daha kolay anlaşılabilir.
  Bu sembol, aynı zamanda  devrenin bitişini  de ifade eder. Yani -Demir Çağı-nın sonunu, buna karşılık -Altın Çağ-ın başlangıcını…. Gidiş bunadır… Ve o anlamda güneş batıdan doğacaktır.

Kıyamet’teki -Mahşer Günü-nde tekrar doğuş
  İnsanların -Mahşer Günü-nde tekrar dirileceklerini ifade eden  Kur’an-ı Kerim’deki  ayetler , bir başka bilgiyi  de içinde barındırmaktadır. İnsanların tekrar dirilmeleri ile aynı zamanda  daha önce ölmüş kişilerin  yeniden bu  Dünya’ya doğacaklarını da anlatılmaktadır.
  Dünyamızın bu devresinde  eğitimlerini sürdürecek olan kozmik  varlıkların sayısının yaklaşık 7 milyar olduğu alınan bazı önemli ruhsal irtibat celselerinde verilmiş bir bilgidir. Ve yine verilen aynı bilgilerde Dünya’nın bu devresi tamamlanıncaya kadar  tüm varlıkların bu Dünya’ya yollanacakları ifade edilmiştir.
   Buradan çıkan sonuç şudur: Dünya nüfusu  7 milyara  yaklaştığında  beklenen genel bir uyanış her an başlayabilir.

devam edecek
Son Üç Peygamber
« Son Düzenleme: 20 Kasım 2008, 17:43:41 Gönderen: AST »

Çevrimdışı ayışığı

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1307
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #12 : 16 Kasım 2008, 07:42:46 »
2-Debbet-ül Arz’ın Ortaya  Çıkışı:
  -Debbet-ül Arz- Arapça bir tamlamadır. -Dabbe-:Hayvan veya binek hayvanı  anlamına  gelir.-Debbet-ül Arz- ise , kıyamet vakti yaklaşınca  yerden çıkacak olan -korkunç bir hayvan-anlamında kullanılmıştır.
  Adeta canavarı andıran bu hayvan , tüm mitolojilerde ve ezoterik bilgilerde, astral bedenimizi  adeta bir zırh gibi saran  -tortunun- sembolüdür. Nitekim  mitolojilerde  bu tortu,  ağzından  alevler saçan  -canavar- ile sembolleştirilmiştir. Mitolojilerdeki  canavarla mücadele  motifleri  ise , bu tortunun inisiyatik çalışmalarda temizlenmesinin  mecazi anlatımıdır.
  Ruhsal özümüzden gelen tesirlerin bize kadar  ulaşmasına engel olan  bu tortunun temizlenmesi , insan yaşamının  asıl gayesidir. Ancak ne varki , çoğunlukla bu tortuyu temizlemek  bir kenara,  tam tersine daha da arttırarak  bu dünyadan ayrılırız. Astral  bedenimizin çevresini kaplayan bu tortunun oluşmasına  sebebiyet veren  en  önemli  etken ; gerek bizden , gerekse çevremizden  bize gelen negatif düşünce enerjileridir.
  -Debbet-ül Arz- sembolünü  tekrar ele alacak olursak şunları söyleyebiliriz: Kıyamet’in yani -genel uyanışın-ın başlayacağı günlere yaklaşıldığında , insanlar yavaş yavaş kendilerindeki bu tortunun farkına vararak , bu tortunun  temizlenmesi  için  bir çaba içine gireceklerdir.
  Günümüzde  Debbet-ül Arz’ı  fark etmeye başlayan  insanların sayısındaki artışı göz önüne aldığımızda , bu kıyamet alametinin de ortaya çıkmakta olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
« Son Düzenleme: 16 Kasım 2008, 12:49:49 Gönderen: AST »

Çevrimdışı ayışığı

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1307
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #11 : 15 Kasım 2008, 19:37:21 »
-Kıyam  Etmek-:  -Ayağa kalkmak anlamına gelir.-
İnsanların  uyumakta olduğu yani, dünya üzerinde kapalı bir şuurla  ve birçok bilgiden habersiz olarak  yaşadıkları  hemen her dinde , felsefede, inisiyatik öğretilerde , ezoterizmde  dile getirilmiş bir meseledir.
  -Kıyamet-te  insanların ayağa kalkacağından  sözedilmesi  şuurlanarak  bilgilenecekleri  anlamında kullanılmıştır. Yoksa ölülerin  cesetlerin ve  kemiklerin dirilmesi  anlamında değil…
  -Kıyamet-: Sırların  ortaya çıkacağı  ve bu açık bilgilerle  insanların topyekün şuurlanma yoluna girecekleri  günlerin adıdır.
Kur’an-ı Kerim’deki  Kıyamet Sembolleri:
  Kur’an-ı Kerim -Kıyamet-in  ön belirtileri olarak bazı ip uçları vermiştir. Ancak bu belirtiler de kuşkusuz ki , sembollere büründürülerek aktarılmıştır. Şimdi -Kıyamet-in bu ön  belirtilerinin neler olduğunu görelim:
1-   Yecüc ve Mecüc’ün  ortaya çıkışı,
2-   Debbet-ül Arz’ın ortaya çıkışı
3-   Deccal’in ortaya çıkışı
4-   Güneş’in batıdan doğması
 Bunlar gayet kapalı sembollerdir. Anlaşılabilmeleri için zengin bir ezoterik kültüre  sahip olmak gerekir.
1-Yecüc ve Mecüc’ün  Yeryüzü’nde  Ortaya Çıkışı:  Yecüc ve Mecüc sözcüklerinin kelime olarak ne anlama geldiği bilinmemektedir. Tamamen yanlış bir yorum olarak cüce ırk anlamına geldiği kesinlikle doğru değildir. ..
  Kur’an’da  Yecüc ve Mecüc -den şöyle bahsedilmiştir;
-Yecüc ve Mecüc’ün Seddi yıkıldığı zaman her dere ve tepeden boşanırlar. Gerçek vaat yaklaştığında inkar edenlerin gözleri beliriverir: Vah bize !bundan önce gaflet içindeydik, hem de zalimdik derler.(ENBİA,21/96-97)
 Biz gelelim konunun ezoterik açıklamasına:
  -Yecüc- ve -Mecüc-, nefsani azgınlığın Kur’an’daki sembolüdür. Yani , insanlığın egoistçe duygu ve düşüncelerle kendisini zehirlemesidir. Gözünün bu hırslarından başka bir şey görememesidir. Ve bu haliyle dünyamız -Yecüc- ve -Mecüc-lere uzun bir süredir teslim olmuş durumdadır.
  Kendi ruhsal kudretini içten içe hisseden  ancak bilgisi olmadığı için  bunu adlandıramıyan ve bunu doğru yönlendiremiyen insanların içinde bulundukları bir sürecin yaşanmasıdır.
    Tek bir cümleyle özetliyecek olursak: -Yecüc- ve -Mecüc-ün ortaya çıkması, egosal isteklerin azması anlamında kullanılmıştır diyebiliriz. 
  Bu gibi hallerde,-vesvese- denen sistematik şüphecilik yaygınlaşır ki, buda Kur’an -da dile getirilmiştir. Vesvese her şeyin degerini aşağılamak, küçültmek , düşürmek anlamına gelir. Vesvese insanın içini kemiren bir kurt gibidir.sonunda insanı tam anlamıyla büyük bir boşluga götürür vede insanı büyük bir ruhi çöküntü içine sürükleyebilir. Nitekim günümüzde psikolojik rahatsızlıkların hızla yükselme göstermesi bunun en açık göstergesidir. İnsan kendisini büyük bir boşlukta hissetmekdedir. Zira aradıgı cevapları bir türlü bulamamaktadır. Kendisine yapılan dinsel  yorumlar da  ona yeterli gelmemektedir. Böylelikle ortaya çıkan kısır döngünün sonucunda yaratılan girdap kendisini hızla aşagılara dogru çekmektedir.
    Bu kısır döngüden kurtuluşun nasıl olacagıda  Kur’an - da bir sembolle  anlatılmıştır. Dört büyük melekten biri olan - İsrafil - in üfleyecegi boru ile - kıyamet - denilen - Büyük uyanış devri - başlıyacak ve bu gidişat sona erecektir.
    İsrafil’in üfleyecegi borunun ezoterik anlamı ise , - Melekut  Alemi- nin  kozmik tesirleridir.Anlayışı arttırıcı ve insanı şuur uyanıklıgına götürücü bu tesirlerin insanlara yollanması ile birlikte bir degişimin meydana gelecegi anlatılmak istenmiştir.
Böylelikle insanın kendi egoizmasını, duygusalligını yenerek kendisine tam hakim olmayı başaracaktır. Bununda ne kadar zor bir iş oldugu bilindigi için , tüm -kıyamet tasvirleri- büyük zorluklar ve ıstıraplı haller içinde anlatılmıştır. Şuur uyanıklıgına geçebilmenin , degişmez ilk şartı - nefsin ıslah - edilmesidir.

devam edecek
« Son Düzenleme: 15 Kasım 2008, 20:27:23 Gönderen: AST »

Çevrimdışı Ast

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 2074
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #10 : 15 Kasım 2008, 13:09:09 »
Özellikle cennet ve cehennem kavramlarına farklı bir bakış açısı getirilmiş, emeğinize sağlık.

Çevrimdışı ayışığı

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1307
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #9 : 15 Kasım 2008, 07:07:47 »
3-Ahiret Hayatı,  Cennet, Cehennem
  Kur’an-ı Kerim , Dünya spatyomundan  -ahiret- olarak bahseder. Öldükten sonra varlıkların astral bedenleriyle  gittikleri bir mekandır. Dünyamız’ın fizik  maddesine  oranla  çok daha süptil  maddelerden oluşan  bu mekanda  düşüncelerimizin anında şekillendiği , Kur’an’da  -ne dilerseniz orada anında  karşınıza çıkacaktır- diye üstü örtülü  bir şekilde anlatılmıştır.
    Öldükten sonra spatyomda  kendi gelişmişlik seviyemizle doğru orantılı bir yer ediniriz. Spatyom, aşağıdan yukarıya  doğru gittikçe süptilleşen maddelerden  oluşur. Bu nedenle spatyomun  ne kadar yükseklerinde  bir yer edinebileceğimizi  belirleyen tek unsur astral bedenimizin yapısıdır. Dünyada yaşarken astral bedenimizi  ne kadar yüksek titreşimli  bir hale getirebildiysek, -spatyom-da  da  o kadar yüksek  imkanlı bölgelerde  kendimize bir yer edinebiliriz.  Astral bedenimizi kabalaştıran  en önemli etken ise , ayşarken ürettiğimiz  kaba düşüncelerdir. Bu nedenle -düşüncelerinizden de sorumlusunuz- denmiş ve  yine bu yüzden tüm dinlerde  insanları -pozitif düşüncelere-  yöneltmek için  aşırı bir çaba harcanmıştır. -Dünya  Spatyomu- ndan çıkarak  daha ileri seviyeli  mekanlara doğmamız  ancak astral bedenimizin  süptilleştirilmesiyle  mümkün olabilecek bir meseledir.  Aksi takdirde  dünya spatyomunun  üst kademelerine  tırmanabilmemiz  hiçbir zaman mümkün olamayacaktır. 
  Tüm dinler  -Dünya Spatyomu-ndan  çıkışı  ya ad hiç değilse  tırmanışı bir kurtuluş  noktası olarak  nitelendirmişler  ve bunu da çeşitli isimlerle  sembolleştirmişlerdir.  Budizm’de -Nirvana-, Hrıstiyanlıkta  -Göklerin  Melekutu-na  giriş, İslamiyet’te ise -Cennet- işte bunu anlatır. Spatyomun en aşağı seviyeleri   ise son derece kaba  enerjilerle  haşır neşir olan  geri seviyeli  varlıkların  yoğunlukla bulunduğu  cehennemi  andıran  bölgelerdir.
  Bu yüzden de İslamiyet’te bu bölgeleri  ifade etmek maksadıyla  cehennem tabiri kullanılmıştır. Bu tabir hemen hemen tüm dinler de  vardır.   Spatyomun bu bölgesi  varlıkların öldüklerini  bile anlamadan  geçirdikleri  sıkıntılı ve  ıstıraplı bir aşamasıdır. Bu bölgedeki varlıklar çoğunlukla kendi  düşüncelerinden dolayı oluşmuş imajların içinde bocalayıp  durmakta ve bu imajların kendi düşüncelerinin  sonucu oluştuğunu  bir türlü anlayamamaktadırlar.
  İçinde bilgisi olmayan inançların, insana hiçbir yarar sağlamayacağının artık net bir şekilde  bilinmesi gerekir. Sadece Hrıstiyanlığı yada  Müslümanlığı kabul etmiş olmak , insana ahret hayatında  hiçbir ayrıcalık  sağlamamaktadır.

Kıyamet:
  Dünya üzerinde yaşayan  milyarlarca insan görünürde farklı inançlarıyla ; farklı renkteki  yollar üzerinde  yürüyerek , bilmedikleri bir hedefe  doğru gitmektedirler.  Ancak bu hedefin ne olduğu bellidir.
  Ezoterik bilgiler bu hedefi  -insanlığın aşamalı aşağıya inişi ve sonra tekrar çıkışı- ile sembolleştirerek  insanlara söylemişlerdir. Dinler ise bu hedefi  -kıyamet- sembolüyle  şifrelendirdikten sonra insanlara aktarmışlardır. Bu nedenle  tüm dinlerde  -kıyamet-  bir son nokta olarak insanların önüne konulmuştur.  Bu hedef için uğraşılmış ve insanlık bu hedefe doğru yönlendirilmiştir.

Ergun Candan
SON ÜÇ PEYGAMBER
« Son Düzenleme: 15 Kasım 2008, 12:24:10 Gönderen: AST »

Çevrimdışı ayışığı

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1307
Ynt: Kur-an-ı Kerim-deki Temel Semboller ve Temel Kavramlar
« Yanıtla #8 : 15 Kasım 2008, 07:05:25 »

ALEMLERİN RABBİ
Farklı dinler , O’nu farklı isimlerle insanlara anlatmaya çalışmışlardır. En son olarakda
Hz. Muhammed  O’ndan bahsederken -ALLAH- ismiyle zikretmiştir… Ancak  "Alemlerin Rabbi olan  ALLAH " sözü ,Kur’an’da   "Kaadir-i Mutlak  Yaratan" anlamında kullanmamıştır. Bununla ilgili çok açık ayetler  vardır. "Yaratanlar’ın en güzeli olan Allah ne uludur!..." ( MÜ’MÜNUN , 23 /4 )
Buradaki yaratanlar sözcügü dikkatlerinizi hemen çekmiştir sanırım.Yoktan   var  eden "Kaadir-i Mutlak Yaratan  " için, "Yaratanlar " sözcüğü kullanılamıyacagına göre burada sözü edilen "yaratma "işlemi var olan enerjilerin kullanılmasıyla gerçekleştirilen, fizik alemlerin meydana getirilişidir .Yani yoktan var etme değil , var olandan yeni var edilişlerin gerçekleştirilmesidir. Ve bunu yapanların da tek olmadığı ayette açıkca belirtilmiştir.
"Allah,Melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri , O’ndan başka tanrı olmadığına şahitlik etmişlerdir.O’ndan başka Tanrı yoktur.O güçlüdür, Hakim’dir."( AL-İ  İMRAN  3/18 )
O’ndan başka Tanrı olmadığına şahitlik edenlerin arasında Allah’ın da bulunduğu  sanırım dikkatlerinizden kaçmamıştır.
Arş :
Kur’an’da   Arş-ı Ala " olarak geçer. En yüce  Arş  demektir. Bu ifadedeki Arş , sürekli oluş  mekanıdır. Arş , kozmik hiyerarşideki en üst mekanizmadır. Her türlü oluşumun  kaynağıdır. Ruhsal gelişim seviyeleri bakımından gerçek  anlamda "İlahlar"’ın mekanıdır diyebiliriz. Fiziksel ve Ruhsal Alemler’in tamamını  kapsamına alan bu mekanizma hakkında, neredeyse hiç denebilecek kadar az bilgi vardır.
Ruhsal İdare Merkezi:
 "Alemler’in  Rabbi"ve  "Arş "  mekanizması tarafından şekillendirilen fiziki ve astral  alemlerin idareciliğini , görüp ve gözeticiliğini  yaparlar. Çeşitli dünyalardaki  devreleri tanzim ederler. Bu devreleri  önceden belirlerler, uygulamaya sokarlar, yeri geldiğinde uzatırlar ya da kısaltırlar ve sonunda kapatırlar. Varlıkların gelişimleri  ile ilgili her türlü  plan ve program  bu yönetici mekanizmanın  üyeleri  tarafından gerçekleştirilir.
  Kendi  Dünyamız için bir örnek vermek gerekirse , bugüne kadar dünyamıza  gelen tüm vazifeli  varlıkların seçimleri  bu mekanizma tarafından gerçekleştirilmiştir. Tüm dinlerin sahipleri  yine bu mekanizmanın üyeleridir. Bu devremizin  belli bir noktasında  meydana gelecek olan -Kıyamet-de yine  -Ruhsal İdare Mekanizması-nın tasarrufu altındadır.
  "Ruhsal İdare Mekanizması"  için her uygarlık ve her din  farklı isimler  kullanmışlardır. Örneğin Hrıstiyanlıktaki  "Ruhül Kudüs" ve İslamiyet’teki "Yüce Kalem" Ruhsal İdare Mekanizması’nı ifade eden tanımlamalardır. Yine Kur’an dilinde geçen "Zıllullah" tabiri de "Allah’ın Gölgesi-" anlamına gelir ve Ruhsal İdare Mekanizması’nı  ifade eden  sembollerdendir.
Melekut:
  Dini literatürde -Kürsi- olarak da isimlendirilen  bu bölge, Alemlerin Rabbi, Arş ve  Ruhsal İdare Mekanizması’ndan gelen  tesirlerin, vibrasyonlarının düşürüldüğü bir bölgedir. Eğer böylesine bir mekanizma  olmuş olmasaydı -Yukarısı-nın aşağısıyla irtibatı hiçbir şekilde mümkün olmazdı. Bu bölge adeta bir  transformatör gibi iş görür.
  Alemler’in Rabbi’nin ve Ruhsal İdare Mekanizması’nın  tesirlerinin insanlara zarar vermeden nakledilmesi için fonksiyon gören bu mekanizma, Kur’an-ı Kerim’in Muhammed Peygamber’e tebliğ edilmesinde  de fonksiyon görmüştür.  Bu fonksiyonu  gören ve Melekut Alemine  ait varlıklardan biriside Cerail’dir.
  Kur’an’da Melekut Alemi’ne dahil olan  ve her biri farklı görevler üstlenen dört büyük -melekten- söz edilir.  -İsrafil-, -Cebrail- , -Mikail-, ve -Azrail- bunlar bizim bildiklerimizdir; yoksa  Melekut Alemi sadece bu dört  varlıktan  ibaret değildir. Bu bölgenin adı -Melekut Alemi- olarak isimlendirilmiş olduğundan burada bulunan  varlıklara da -melek-  ismi verilmiştir.
Sirius:
  Bize oranla son derece  süptil maddelerden  olsa da yine de fizik bedenlere  sahip varlıklardır.   Dünyamız gibi başka dünyalardaki varlıklarında  gelişimleriyle  yakından ilgilenen  bu kozmik -uzaysal  varlıklar için  Ruhsal İdare Mekanizması’nın eli- ayağıdır diyebiliriz. Çok nadir olarak  Dünyaya kendi aralarından  vazifeli varlıklarını  gönderdikleri  ve gizli yer altı uygarlığı  -Agarta- ile direkt temaslarını olduğu bilinmektedir.
   Ezoterik bilgilerde bu varlıkların ışıktan bedenlere sahip olduklarının ifade edilmesi, bedenlerinin ne denli süptil  (yüksek titreşimli) maddelerden oluştuğunu anlatmak içindir. Vibrasyonlarını düşürmeden dünyamıza gelseler ve bizim karşımıza  çıksalar, bizim onları görmemiz mümkün olamaz. Ancak vibrasyonlarını düşürdükleri takdirde onları büyük bir ışık olarak algılayabiliriz.İyice düşürdükleri takdirde , onların belirledikleri bir form içinde onları görmemiz ancak mümkün olabilir.Bu özellik başka uzaylılar içinde geçerlidir.
Ruhsal Planlar:
-Ruhsal İdare Mekanizması-nın bize en yakın kısmıdır. Gelişim düzeyleri  ve potansiyelleri  bakımından bizlerden  bir hayli ileri seviyede bulunan bedensiz  varlıkların teşkil ettiği  bir organizasyonlar bütünüdür. Potansiyelleri ve gelişmişlik düzeyleri  farklı seviyelerdeki  planların oluşturulduğu büyük bir organizasyondur. Her bir plan, bu organizasyon içinde hiyerarşik bir yapılanma içinde vazife görmektedir.
  Dünyamızın sadece fizik kısmıyla değil aynı zamanda astral kısmı ile yani spatyomu ile de yakından ilgilenirler.
  İnsanların doğmadan önceki hayat planlarının  öte alemde hazırlanmasında  ve daha sonra dünyada  bu planların gerçekleştirilmesinde , bu organizasyonun çok önemli bir fonksiyonu vardır. Metapsişik çalışmalarda sözü edilen  -bedensiz hami varlıklar- ya da -rehber varlıklar- bu ruhsal planlara  ait olan varlıklardır.

Ergun Candan
Son Üç Peygamber
« Son Düzenleme: 15 Kasım 2008, 12:22:28 Gönderen: AST »


Payla facebook Payla twitter
 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
881 Gösterim
Son İleti 29 Mayıs 2008, 20:58:20
Gönderen: benbenim
0 Yanıt
1645 Gösterim
Son İleti 12 Ağustos 2008, 17:38:57
Gönderen: budala
1 Yanıt
1127 Gösterim
Son İleti 28 Şubat 2009, 21:05:41
Gönderen: fantastic
0 Yanıt
853 Gösterim
Son İleti 26 Mart 2009, 02:03:48
Gönderen: nillly
0 Yanıt
561 Gösterim
Son İleti 01 Haziran 2009, 17:02:45
Gönderen: NUİT