Ruhun Yolculugu

21 Eylül 2014, 13:05:47
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. Aktivasyon epostanız mı yok?


Ruhun Yolculugu » DİNLER » Tasavvuf » Hz.Ali » MEVLANA'NIN DİLİNDEN HZ. ALİ ("NA'AT-I ALİ")

Gönderen Konu: MEVLANA'NIN DİLİNDEN HZ. ALİ ("NA'AT-I ALİ")  (Okunma sayısı 5039 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Samimi

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 316
Ynt: MEVLANA-NIN DİLİNDEN HZ. ALİ ("NA-AT-I ALİ")
« Yanıtla #4 : 20 Kasım 2008, 12:30:34 »
paylasım ıcın tesekkurler can


Çevrimdışı Eflatun

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 18
Ynt: MEVLANA-NIN DİLİNDEN HZ. ALİ ("NA-AT-I ALİ")
« Yanıtla #3 : 20 Kasım 2008, 00:53:26 »
Atlantis ve Mu'nun kadim bilgeliği ve Hz.Ali


Çetin BAL: İslamın tasavvuf felsefesi, eski Mu ve Atlantis kıtalarından dünya insanlığına miras kalan kadim bilgeliğin günümüze uzanan bir açılımını içinde barındırmaktadır. Hz Muhammet'in bilgelik dolu varlığında özetleşip kendini ortaya koyan bu sırlı bilgilerin giriş kapısı Hz Ali'nin kişiliğinde daha bir anlam kazanıp kendini ortaya sermektedir.


Hz. Muhammet, dönemi içinde bu antik bilgeliğin kayıtlarına sözlü ve yazılı şekilde ulaşmış ve bunları kendi zihin potasında eritmiş ruhsal yeteneklere haiz evrensel bir öğretmendir. Hz Muhammet'in dünya dışı varlıklarla birebir iletişime geçmiş olması fikri yada antik yunandan eski hindistana kadar uzanan kadim bilgeliğe sahip olması ve bu yazıtların sözlü bilgisine sahip olması onun yüksek manevi değerini küçültmez.

'' Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır. İlmi isteyen kapıya gelsin. '' Hz. MUHAMMED

[ İlim ve Nokta
Hz. Ali'ye (s.a) insanlar sordular. Hz. Muhammed Mustafa Aleyhisselam sizin hakkınızda buyurdu ki: Ene Medinet-ül İlmü ve Aliyyün Bab-ü hâ.

"Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.

Ya Ali ! biz senden bu ilmin sırrından sual ederiz, bize haber ver, bu ilim nedir ? Hz. Ali (s.a) buyurdu ki “El ilmü nokta tün Fe kessere hâ El cahilûn.” İlim bir nokta idi cahiller (boş sözlerle) onu çoğalttı.

Ya Ali ! o nokta nedir ?

Hz. Ali Buyurdular: Ne zaman bu sır cahillere aşikar olursa, bilin ki kıyamet yakındır. Allah’ın bilinmeyen bu gizli hikmetlerinden size haber vereyim, lakin şu şartımı da hiçbir zaman unutmayasınız. Benin sizlere açıklayacağım ilahi sırları ehil olmayanlara açıklamayasınız.

“Allah’ın bilinmeyen gizli hikmetleri, semâvi kitaplar olan yaprak sahifelerinde, Tevrat’ta, Zebur’da, İncil’de ne kadar sır varsa, Kur’an-ı Kerim’de de vardır. Ve yine bu sırların hepsi Kur’an-ı Kerim’de toplanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de olan sırlarda Fatiha Suresinde toplanmıştır.

Fatiha-yı Şerif’teki sırlar da Besmele-i Şerif’te toplanmıştır.Besmele-i Şerif’te toplanan sırlar ise Besmelenin baş harfi olan Bâ’ dadır. Bâ’daki sırlar da,O’nun altındaki noktadadır. İşitin ve bilin ki, işte ben o noktayım.” Buyurdular.]


Biz insan varlığının özünü ve ruhsal yanının sonsuz potansiyellerini anlama gayreti ile bu yazıları ifşa etmiş bulunuyoruz. Biz bu yazılar dahilinde uçsuz bucaksız bu evren içindeki sayısız dünyalar içinde tezahür eden olayların şekli ile yada kültürün kendi içinde gelişen sorunsalları ile ilgilenmiyoruz. Sonsuz evrenler içinde tezahür eden bilinçli varoluşun kendisi ile ilgileniyoruz. Gayemiz farklı mezhepler, farklı kültürel mevzuatlar ve ideolojiler üstünden(ötesinden) insan gerçeğine bakmaya çalışmaktır.Gayemiz düşünce piramidinin en üstüne çıkmaktır.

Bu en üst bakış açısına ben Makro Felsefe diyeceğim. Bu felsefeye göre yaşayan insanlarada Makro Toplum diyeceğim.


Makro felsefi inanç sistemi, Anadolu'nun antik çağ, eski yunan doğa filozofları eski Türk inancı Şamanizm, eski İran ve Kürt inancı Mazdek , Mani, Zerdüştlük, Budizm, ayarıca Yahudi, Hıristiyan ve İslam’ı senkretik-gnostik yaklaşımlar gibi birçok değişik inanç ve tasavvufi (felsefi) sufi düşüncenin kaynaşımından oluşup gelişen Anadolu İslam Tasavvufu ile benzeşen bir inançtır. Bu inanç öz itibarı ile tüm VARLIĞI ve Hakkı (tanrıyı) insanda gören bir inançtır.

Makro Toplumun bir parçası olmak ve bu birlikteliğe katılmanın ön şartı üç ana inanç değerinin anlaşılmasından tanınmasından ve kabülünden geçer.

Makro Felsefeyi oluşturan üç temel değer:

1- Evrensel zihnin tanınması
2- Reankarnasyonun tanınması
3- Ruhun sonsuz tekamülünün tanınması

Makro Felsefenin dayandığı ana fikri sutun Allah’ın varlığına ve birliğine (Tevhid) inançtır. Hakk’a giden yolda dayanılacak tek destek, iman, inanç, gizli kalb evinde misafir edilen Allah’ın sevgisi (muhabbetullah) ve dostluğudur. Bu muhabbet dinin ve imanın gereğidir. Sevginin merkezi olan kalbde de yine aynı muhabbet yer almaktadır. İnsan varlık aleminin en önemli varlığı ve Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Kainatta onun dışındaki bütün varlıklar ona hizmet edecek mahiyette yaratılmıştır. Kalp de insanın merkezi hükmündedir. İnsandaki bütün hasseler kalbe hizmet eder, onun etrafında dönerler. Kalbin en mühim özelliği Hakk’ı hisseden yer olmasıdır. Bundan dolayı kandile benzetilir.

Makro felsefe çeşitli ve farklı kültürlerden, dinlerden, inançlardan aldığı öğeleri sentezleyerek bünyesine alarak orijinal bir öğreti yaratmıştır. Makro felsefede Hıristiyanlık’tan, İslamiyet’ten, Budizm’den, Mani inancından, Zerdüşlük’ten ve tün dünyanın yerli inanç sistemlerinden, yerli inançlarından ( kızıldereliler, aborjinler) vb. unsurlar görülür. Düşünüldüğünün tersine Makro Felsefe İslamiyet’ten farkı, onun şartlarına, olmazsa olmazlarına uzak duran bir felsefedir. Aslında temelde İslamın şekilci ritüellerini ( namaz kılmak, hacca gitmek, oruç tutmak.. vb. gibi ) değilde  islamın yada hristiyanlığın, yahudiliğin yani dinlerin diyelim özündeki bilgiyi o ahlak demini hayata geçirmek asıl gaye olmalı.

Makro felsefe; insanı merkezine koyan (insanı merkez alan) tün dinlerin birliğini esas alan evrensel bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğretidir. Amacım bu gerçeği toplumsal bir olgu haline getirmektir.

Hümanizm( insan sevgisi), Makro Felsefenin Temel Karekteridir.

Makro Felsefe öğretisinin temelini insan sevgisi yani hümanizm oluştur. Makro bakış açısına sahip olanlar insanda tanrısal özellikler görürler. Onlara göre insan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana değer verilmelidir. Çünkü insan dünyadaki her şeyin yaratıcısıdır. İnsan yaratan ve yaşatandır.Her insan kendi yaşamından kendisi sorunludur. Çünkü düşünceler yaratıcı bir enerjidirler. Neyi düşünürsek onu yaratıyoruz.Tüm yaşamımız bizim düşündüklerimizin birer toplamı ve yansımasıdır. Hümanizm, insan sevgisi temelinde tüm “kerametlerin/ mucizelerin” insanda olduğuna inanır. Bunu “her ne arar isen insanda ara” özdeyişiyle dile getirir.

Makro bakış açısına sahip biri kendi dışındaki inançsal, dinsel, kültürel farklılıkları bir gerçeklik olarak görür ve saygı ile yaklaşır. Makro Felsefe herkesin kendi doğrusu olduğuna inanır.

Makro insan dogmatik ve bağnaz değildir. Makro bakış açısına sahip olanlar kuralcı ve biçimciliği reddederler, öze, önem verirler. Diğer dinlerde, inançlarda olan, insan yaşamının her alanına müdahale eden kendileri dışında “doğruyu” görmeyen katı donuk yaklaşımları Makro felsefede bulamazsınız. Dogmatizme karşı, bilimden yana, insan aklının ve iradesinin özgürlüğüne inanırlar. Makro felsefe eleştirel bir yaklaşımı savunur. Makro felsefe öğretisinde “mutlak”lık, “değişmez”lik söz konusu değildir. Kılık-kıyafetten, ibabet etme biçimine, dünyaya, yaşama bakışta bu farklılıkları açık seçik görmek mümkündür.

Makro bakış açısı rasyoneldir. Makro felsefede akıl ve mantığa aykırı düşüncelere / inançlara / uygulamalara yer yoktur.Makro felsefe gerçekliği temel aldığından dolayı, realisttir, ilericidir.

Makro felsefe sürekli bir değişim ve gelişimden yanadır.

Makro felsefe donmuş, kalıplaşmış bir öğreti/inanç değildir. Tüm insanlık tarihini içine alan sürekli bir gelişimi, değişimi ve ilerlemeyi kabül ederek daha da ileri doğru gidilmesi gerektiğini öngören bir düşünce sistemidir. Bahsi geçen veciz sözde olduğu gibi: “Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!”   Bilgide ve bilmede bir hudut çizilemediği için tüm Makro öğreti yenilikleri ve değişen bakış açılarını temel bir eksende bünyesine katarak öğretilerini genişletmeyi hedef alır. Makro felsefe yaşanılan gezegene, zamana, mekana göre, yaşam biçimlerinin şartlarına göre evrensel birlik çerçevesinde yeniden uyarlanabilir bir felsefedir.Çünkü temelinde kalıplaşmış öngörüler yoktur.

Makro felsefe öğretisi evrenseldir. Hoşgörü üzerinde yükselir.

Makro felsefe evrensel özellikler gösterir. Bu nedenle yalnız başına hiçbir ulusa, etnik guruba mal edilemez, onunla sınırlanıp daraltılamaz.

Makro felsefe yeryüzünde yaşayan tüm insanları din, dil, ırk, inanç, cinsiyet ayrımı yapmaksızın bir ve eşit olarak görür. Makro felsefe islam tasavvuf erenlerinin öğretisinde ki “72 millete bir nazarla bakmak” ilkesi esastır. Bu tüm insanlar için eşitlik ve kardeşlik demektir.

Uluslarüstü bir inanç bir yaşam tarzı olan Makro felsefe, kendisini ''Makro İnsan'' gören, makro insan hisseden bütün uluslardan insanların ortak bir inancı ve ruhsal kültür mozaiğidir.   

Makro felsefe öğretisi Makro felsefe inancı ve kültürü her türlü ırkçı-şovenist ve milliyetçi akımı reddeder. Ona karşı mücadele eder. Bu anlayışlarda barışçı, eşitlikçi ve evrenseldir.  Tüm evren boyunca sayısız yıldız sisteminde meskun olan yaşam biçimlerininde bizimle aynı evrensel haklara sahip olduğunu düşünür.

Makro toplumdaki eğitim ve öğretim sisteminin en temel amacı ''Duygu ve ilimde en yüksek düzeye ulaşmak, tanrısal sırlara erişmektir. ''


 1)Hakka ve öze güvenip tevekkül ile ruh ve bedeni arındırarak emanet eylemek; 2) Allah’ın birliğinde tevhid olup “Mutlak-ı Vücud” olarak bütünleşmektir, “ölmeden önce ölmektir”. Bu hale Makro Farkındalık yada Makro Bağlantı'da denebilir.

 Bu tasavvufi anlayıştan dolayı; Allah dahil, Kainat ve canlılar birbirinden ayrılmaz biçimde bir bütünlük içinde; etik, estetik, naif, eşit, canlı, enerjik, hareket halinde “varoluş çevrimi”de olup tek mevcudiyettir. Büyük mutasavvıf Şeyh Ekber Muhiyiddin İbn Arabi (Ö.1240); “Allah ve Allah’ın sıfatlarından başka bir varlık olmadığını, Kainattaki varlıkların hakikatte İlahi sıfatların görüntüsünü aksettiren bir ayna ve Hakk’ın tecellileri olduğunu” söylemektedir ki; varoluş ve zuhur, akıl ve Mutlak-ı Vücud konularında tasavvuf ehli kamillerde aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. “Her nereye dönerseniz dönün, orada Allah’ın yüzü vardır”


Tanrısal sırrı öğrenme ve Tanrısal birliği deneyimleme Makro Eğitim Sisteminin ana gayesi olmalıdır. Eğitimde gaye Birliğe yönelmek ve yöneltmek ve tüm insanlarla evrensel zihin düzeyinde bir olduğumuzu görmek ve göstermek! En son noktada Allahın varlığına ulaşmak!

  ''Hakk'ı görmek, zaman ve mekân içinde tanrısal demin (alemin) gücü içinde erimektir.''   

    Hakikat'e ermek (varmak), sırrı Hakikat’e ulaşmak Hak’ı özünde bulmaktır.

Tasavvuf erenleri ve sufilerinin düşünce biçimleri Makro Felsefi bir anlayışın tam bir yansımasını verir bize. Bunlardan biride Hacı Bektaş Veli'dir.


Hacı Bektaş Veli’nin felsefesinde tasavvufi öğeler vardır. Tasavvufta amaç Tanrı’nın sırrına erişmek ve onunla bir olmaktır. Bu amaca erişmenin yolu ise Tanrısal aşktır. Aşık, her şeyde Tanrı’nın güzelliğini görür. İnsan bu güzelliğin bir parçasıdır. Tanrı, insanı yaratırken kendi nurunu ve güzelliğini (cemalini) ona vermiştir.


  ''Okunacak en büyük kitap insandır.'' Hacı Bektaş Veli (1271- ?)

Hz.Ali’nin yolunda Hakikat’ı Aramak.. Sırlara varmak!


“Öğretmek öğrenmektir” derler. Ne kadar doğru. Dostlarla yaptığımız söyleşiler sırasında cevabını daha önce bulamadığım birçok şeyin açıklamasının öylece dilimden kelimelerle ortaya döküldüğünü görmek insanı gerçekten şaşırtıyor.


Muhammed peygamber gibi bir ışık varlığın nasıl olup da Mirac’da Tanrı ile yüz yüze gelmediğini bir türlü anlayamamıştım. Birçok evliyanın, peygamberin (Musa gibi) bire bir görüşüp bize aktardıkları bu deneyimi nasıl olur da Muhammed Peygamber gibi bir varlık gerçekleştiremezdi!!!


Allah dediğimiz o güce ulaşmanın bir bilinç yapılaşması ve tekamül sonucu olduğunu bildiğimize göre, Muhammed peygamberin evliyalardan daha düşük bir bilinç olduğunu söylemek mümkün müdür?!?


Tabi ki değildir !! Değildir ama, tüm bu evliyalara, Musa peygambere ve Muhammed peygambere bakıp, onların yaşadıklarının ve anlattıklarının nasıl yorumlandığı ise olağanüstü önemlidir.


Sevgili Mevlana’nın güzel sözünü bir kez daha hatırlayalım; “Sen ne söylersen söyle, karşındakinin anladığı kendi bildiği kadardır”.


“Ben Tanrı’yım” diyerek ulu orta dolaşan ve konuşan Beyaz-ı Bestemi, sözlerinden dolayı saldırıya uğrar ve toplum tarafından itilip kakılınca bunu duyan sevgili üstad Mevlana der ki: “Demek ki ben bildiklerimi anlatsam Beyaz-ı Bestemi de bana saldırır”.


Benim için çok ilginç ve doğru olan bu yorum bazı dostlar için hiç de öyle değildir. Ona göre Beyaz-ı Bestemi, Mevlana’dan çok daha üstün bir bilinçtir. Eh, ne diyebiliriz ki?


“Hiç bir doğru yanlış değildir”


diyen bizdik. Ve bize düşen herkesin kendi doğrusuna saygı göstermekten başka bir şey de olamaz. Çünkü belli ki onların bulunduğu boyutdan bakıldığında görünen, ifade edildiği gibidir.


Ve işte anlatmaya çalıştığım da bu!! Yani olaylara hangi boyuttan baktığınız. Hakikat’in 10.000 metrede olduğu bir yapılaşmanın eğer 6000 metresinden aşağıya bakıyorsanız, gözden kaçan ve sizin göremediğiniz daha 4000 metre var demektir yukarıda. Ve eğer kendi bulunduğunuz noktayı tek ve mutlak doğru nokta olarak da kabul ediyorsanız, ki düşük bilinçlerin genel yapısıdır bu, o zaman daha gideceğiniz uzun bir yol olduğu ortaya çıkar.
Dolayısıyla, Tanrı ile konuşan Musa’ya, “Ben Tanrı’yım” diyen Beyaz-ı Bestemi’ye, Mirac’daki Muhammed peygamberin yaşadıklarına hangi boyutdan baktığınız şekillendirecektir tüm bu ışık varlıkların anlattıklarını.


Hararet nardadır sacda değil.
Keramet baştadır, taçda değil
Ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değil
diyen sevgili pir Hacı Bektaş’ın sözlerini;
Zahir suya banmadan
El ayak depremeden
Baş secdeye inmeden
Kılınır namazımız


diyen sevgili Yunus’un sözlerini ve;


Gel, kim olursan ol gel


diyen sevgili Mevlana’nın sözlerini şeriat terbiyesine muhtaç ve onunla eğitilmekte olan bir Müslümana anlatmak ne kadar mümkündür!?


İstisnasız olarak muhatap olacağınız her insandan haklarında övgüler alacağınız bu ışık varlıkların konu söylediklerine geldiğinde, hemen tüm bilinçlerde bir tıkanma yaşanacak ve kabul etmeleri zor olacaktır.


Zor olacaktır çünkü ellerinde “kesin ve mutlak doğrular” olarak kabul ettikleri Kur’an ayetleri vardır ve bu sözlerin çoğu, kutsal kitapların ayetleri ile çelişmektedir.


Ne demek “baş secdeye inmeden kılınır namazımız?”


Nasıl olur da “kim olursan ol gel” diyebilirsin ?!? Bırakın Musevi’yi, Hristiyan’ı, oruç tutup namaz kılmayan bir Müslümana bile tahammül edemeyen insanlar bu felsefeyi kabul edebilirler mi hiç?!?


Oruç tutun, namaz kılın, kurban kesin, hac’ca gidin, zekat verin ve hatta cihad edin diyen Kur’an ayetleri mi, (yani Allah Kelamı) geçerli olacak yoksa evliya dediğimiz kişilerin “insan kelamı mı?!


İşte konunun can alıcı noktası !!! Allah kelamına karşı insan kelamı !!? Her ne kadar onlar birer evliya iseler de!!?


Ama göz ardı edilen ve unutulan çok önemli bir nokta vardır ki o da şudur: “Tüm din kitapları gerçekte birer eğitim öğretim programlarıdır. Evliyaların sözleri ise ait oldukları boyutun yalın hakikatlerini yansıtır !!!”


Beyaz-ı Bestemi “ben Tanrıyım” derken kendi boyutunun en yalın açıklamasını yapıyordu. Mevlana bu konuda ki düşüncesini ortaya koyarken o da kendi bilinç boyutunu en yalın şekilde bize yansıtıyordu. Ne Beyaz-ı Bestemi’nin ne de Mevlana’nın sözlerinde eğitim amaçlı bir kaygı yoktu. Picasso, Mozart veya Leonardo da Vinci gibi üstatlar da bulundukları boyutun frekansını kendi eserlerine taşımış ve onu öylece, hiç bir kaygı taşımadan, anlaşılır veya anlaşılmaz, kabul edilir veya edilmez olduğuna bakmadan sergilemişlerdir. Çünkü onların görevi budur. Onlar azınlığa konuşurlar.


Oysa “Dinler birer eğitim programlarıdır ve toplumun tüm bireylerini hedef almışlardır”!!!


İlkokul talebesinden profesöre kadar tüm bilinç katmanları için bilgi taşıdıklarından, tüm din kitapları “amaç kaygılı” kitaplardır ve bu kaygıdan dolayı da bilgi, eğitime muhtaç ve Hak-i Kat bilincinden uzak olan bu canlara hiçbir zaman öylece verilemez. Bu işlem öyle dikkatli gerçekleştirilmelidir ki, hem bütün sınıf talebeleri gerek duydukları bilgileri alabilmeli, hem de diğer sınıfların bilgilerini görüp bu bilgilerin frekanslarına maruz kalmamalılardır!!!


İyi ama, ilk, orta ve lise bilgileriyle, üniversite bilgilerinin hepsinin aynı kitapta toplanması ve hepsinin sadece ilgili bilinç grubuna ulaştırılması nasıl mümkündür ?!? ( bütün Kozmik Kitapların en önemli özelliklerinden biridir bu!!) Öyle ya taşıma kapasitesi 100 ton olan bir uçağa eğer 10 000 ton yüklerseniz daha kalkış sırasında parçalanması kaçınılmazdır. Eğitim kaygılı bu kitapların amacı da uçağı uçurtmak olduğuna göre herkese taşıyabileceği kadar yük vermeye azami dikkat ederler.


İşte tüm bu kaotik yapı ve farklı bilgi kaynakları, üzerinde tüm boyut varlıklarının bedenlendiği sevgili Dünyamızı adeta bir eğitim ve öğretim alanı kılmakta ama aynı zamanda da, mezuniyet törenlerini kutlayan ve bu mezunlar sayesinde tüm bilinmeyeni sorgulayabilen bilinçler yaratmaktadır.


Unutmayın ki bir evren olan sizi meydana getiren organlarınızı oluşturan hücrelerden hiç biri diğer bir organ bilincine uyumlu değildir ve orada var olamaz.


Hücresel bazda bir kaosu ifade eden bu yapı diğer taraftan bir evren olan sizi var eden inanılmaz bir düzenin de yaratıcısıdır. Aynen varlık alanına çıkmış yaradılışın yapısı gibi!!!


Ne inanılmaz değil mi?!?



Makro felsefenin tanrı inancı VARLIĞIN BİRLİĞİ ve bunun en mükemmel parçası olan insanın kutsallığı üzerine kuruludur.

Makro felsefe (vahdeti mevcut)[1] VARLIĞIN BİRLİĞİ: tanrının her şeyi kendi varlığı, ışığı (nuru Alevinden) yarattığına, varlığın yoktan var olmadığı gibi, yok edilemeyeceğine,  TANRI, doğa ve insanın, (tüm alemin) bir bütün  (HAK) Tanrı olduğuna ve bu varlığın en mükemmel parçası olan insana (Ademe)[2] tanrının kendi ruhunu verdiğine inanır. Bu nedenle de  kamili insan[3] ve ‘insan tanrıdır, tanrı insandır’ En-el HAK[4] (ben tanrıyım, hakikatim) düşüncesi, Makro felsefenin HAK[5] tanrı anlayışımızın özünü oluşturur.

İnsan yaşamı, tanrıyla bütünleşmeyi amaçlayan uzun ince devriyeli[6] bir yoldur.. Tanrıyla bütünleşmeye giden yol.


Makro felsefe  öğretisi  yüzeysel (zahiri) şekle değil öze önem verir, Tevrat İncil Kuran vb. kutsal kitapları da  öz (batini) insana verilmek istenen ahlaki değerler olarak yorumlar.. En-el-Hak düşüncesiyle yaratılan -yaratan  düşüncesini insanda bütünleştirir. Var eden ve var olanın birliği ve aynılığı esastır. Bu anlamda sonradan bir yaratılma kavramı söz konusu değildir.Herşey birdir.

Makro Felsefede Tanrı korkusu değil, Tanrı sevgisi vardır. Yaratıcı ve yaratılan arasında bir karşıtlık ve çelişki olmayıp, birbirini tamamlayıcı bir bağlantı olduğu var sayılmaktadır. Buna göre yani Varlığın birliği anlayışına göre, insan Tanrı’nın varlığının bir parçasıdır.

Ona ulaşmak, ondan korkarak, dinlerin biçimsel koşullarına uymakla olmaz. Ona ancak onu karşılıksız severek ve onunla bir olarak ulaşılabilir. Makro felsenin tanrı inancına yönelik düşüncelerinin temelini, Buda ve Lao Tzu'nun temel öğretilerinden Beyazıd-ı Bistami, Hallac-ı Mansur gibi tanınmış sufilere kadar uzanan düşünce silsileleri oluşturmaktadır. Onlar namaz, oruç, hac gibi, biçimsel ibadetleri reddederek biçimi değil, özü esas alıyorlardı. Hallac’a göre, HAK’a ulaşmak için Hacca gitmek gereksizdir, şöyle ki “Gerçek Kabe taş bir yapı olmayıp, insanın kalbidir.” Benzer görüşleri Anadolu’daki tasavvuf erenleri örneğin Yunus Emre’nin şiirlerinde de bulabiliriz. Hakka ulaşmanın dinlerin emrettiği ibadetlerle olamayacağına, Hakka her yerde ve her istenen zamanda ulaşıla bilineceğine inanılır.


Makro felsefeye göre, tanrıya ibadet etmek, O’na ulaşmak için biçimsel din kurallarına uymak gerekmez. Esas olan biçim değil özdür. Makro bakış açısına sahip birinin Tanrıya olan bağlılığı ve sevgileri biçimsel olmayıp, özü aşkı esas alan mistik ve tasavvufi bir bağlılıktır.

Her nereye dönülse Tanrı oradadır. Makro bakış açısı içinde Tanrı’ya ibadetin belli bir biçimi şekli zamanı mekanı yoktur. Her yerde her zaman Tanrı anılır, ondan yardım istenir. Tanrı’nın gerçek evi, ibadethaneler değil, insanın gönlüdür. Bu nedenle insanın diğer insanlarla olan dostluğu, onları memnun etmesi, Kabe’yi ziyaret etmek karşılığı (Gönül Kabe’si) olarak nitelendirilmektedir.

Tasavvuf anlayışına göre doğada var olan her şey Tanrı’yı oluşturur, her varlık tanrının bir parçasıdır. Makro felsefede VARLIK yoktan var olamaz ve var olan hiç bir şey ebediyen yok edilemez. Makro felsefeye göre Tanrı insanda görünür, insanın Tanrının yeryüzündeki görüntüsü olduğuna da inanılır. Bu söylemlerin hepsi her şeyin bir olduğu, yani varlığın birliği (vahdet-i mevcud vücud) anlamına gelir.


[1] Vahdet-i Mevcut = Varlığın birliği, Aleviliğin tanrı inancı, vardan var olma, var eden ve edilenin bir olduğu inancı ve felsefi düşünce.
[2] Adem = adam, insan, tanrının görünüş alanına çıktığı ilk insan biçimi, ademperestlik insana tapma.
[3] Kamili insan = insanı kamil, olgun bilinçli üstün insan, tanrısal tanrı ile bütünleşmiş insan. Kamili toplum sınıfsız sömürüsüz toplum, Alevilikte rıza şehri.
[4] Enel-Hak = Ben gerçeğim tanrıyım, kendini aşan tanrıyı kendinde gören. Enel-hak sözünden dolayı Halacı Mansur (922) işkenceyle katledilmiştir. Alevi.Bektaşi cemlerinde onun adına Mansur Darına durulur.
[5] Hak = Tanrı, Allah, gerçek, doğru, pay, toprak, hak, varlık, insan, yaradan. HAK Alevilikte tanrı adı için en çok kullanılan kelimedir)

[6]Devriye = Tanrısal ruh/canın doğa süzgecinden geçerek, insanla olgunlaşıp ölümden sonra yine yaratana, tanrıya geri dönmesi kapsayan inanç anlayışı..

Zahiri = yüzeysel dış, dışsal, görüne dünyaya ilişkin, yazıları yüzeysel yazdığı gibi yorumlamak.

Batini = içsel, öz, sır, gizemli, iç anlam ve yorum. Batınilik 9.yy İran’da Desyan tarafından başlatılan, Hasan Sabah, Bebek vs. devam eden kutsal kaynakları (Kuranı vs.) içsel yorumlayan akım.

Senkretik -gnostik = Mö/ 4 yy. başlayarak, Tanrı, insan, alem, kurtuluş, bilim ve sevgi gibi temel konularda kendine has açıklamalar getiren, hayat ve ışık kültüne bağlı (temayül) sezgici sentezi, yaratıcı bağdaştırırcı felsefi inançsal akımlar.


tasavvufi (felsefi) sofi = İslam’i inançsal felsefi yeni Platoncu mistik akım, trans, bilim, sevgi temelinde tanrıyla bütünleşmeyi içeren gizemci batini inanç sistemi.

Hakka yürüdü = Tanrıya Hak’a kavuştu, ölen kişi için kullanılan terim. İnsan tanrının bir parçası olarak görüldüğü ve tanrı var ve yok olamayacağı için, don değiştirdi, Hak’a yürüdü denir, devriye anlayışı.

Tarikat = yol, yola girmek, 2. kapı, kişinin kendi özünden bir yol dava için ‘yanması’ o yola gönüllü girip ikrar verip hizmet etmesi. Güzeli doruyu paylaşması vs.

Marifet =bilgi beceri, tasavvuf öğretisinde her boşluğu dolduran koniye de, dengede duran, yüksek bilgi sırlara erişmiş bilgin becerikli kişi, su ile özleştirilen birçok derin anlamı olan 3 kapı.

Hakikat = Gerçek varlık, hakikat, hak hukuk eşitlik, tasavvuf öğretisinde toprakla özleştirilen 4. kapı. Toprak gibi yaratıcı (hoşgörülü) tanrısal kamili insan olma.

Şaman = Şamanizm inancında olan, Şaman babası, dini lider. Kuzey ve orta Asya inancı (eski Türk inancı), her şeyin ruhu olduğu, toplumcu ve kadın erkek eşitliğine dayanan, müzik, danslı ibadet gelenekleri olan bir inanç

Hz. (hazreti) = ön, huzur ulu makam İnanç ulularının adının önüne getirilen Farsça tamamla eki, san, önder kutsal kişi.. Hz. Ali vs.

Aşık = Tanrıyı kendinde görme aşamasında olan, seven, gönül veren, ozan, zakir derviş, şair.

Divan = makam, tanrı katı, dergah, deyişler..

Zerdüş, Zedüşlük = Eskiden İran ve doğu Anadolu’da egemen olan, diyalektik tasarıma, iyilik kötülük, ışık karanlık, mutluluk, hak ve doğruluk vs. içerikli (iö 608-551) Zerdüş tarafından kurulan bir inanç.

Mani, Manicilik = inançları akla uygun yorumlama, iyilik kötülük, el, dil bele sahip olma gibi ilkeleri içeren İranlı Mani tarafından (300) kurulan, eski İran ve çevresinde yaygın bir inanç, öğreti.


Mazdek, Mazdekçilik = İranlı Mazdek (535) tarafında kurulan, kamucu, eşitlik ve paylaşım felsefesine dayalı eski İran dini.

Şamanizm = Kuzey ve orta Asya inancı (eski Türk inancı), her şeyin ruhu olduğu, toplumcu ve kadın erkek eşitliğine dayanan, müzik, danslı ibadet gelenekleri olan bir inanç.

Halacı Mansur = 922 yıllarında Enel-Hak (ben tanrıyım) dediği için katledilen, tasavvuf eri.

Yunus Emre = (1238 1320) Ünlü Bektaşi tasavvuf şairi,  Hacı Bektaş Veli'ye ye bağlı Tabtuk Emre öğrencisi. Yunus, “Emre” adını Tabtuk Emre’den almıştır.

LEDÜN: Arapça'da zaman veya mekan zarfı olup, yanında, ...de,...da mânâlarını ihtiva eder. Gayb ilmi, sırlara vâkıf olma anlamında kullanılan tâbir. Kehf suresinde "...ona katımızdan bir ilim öğrettik..." (Keyf/65) âyetiyle bu ilme işaret olunur. Tahsil yapmadan, çaba göstermeden, Allah tarafından vasıta olmaksızın kula öğretilen bu ilme "İlm-i Ledünnî", İlâhî Bilgi, denir. Elmalı'nın tefsirinde kaydettiği gibi, Hz. Musa'nın bilgisi, Hz. Hızır'a öğretilen bilgiden tamamen farklı idi. Müfessirler bu bilgiyi "ilmü'l-guyûb ve'l-esrâri'l-hafiyye" şeklinde yorumlamışlardır. Hz. Musa'nın bilgisi, olayların görünüşü ile ilgili hususları bilmek ve o yönde değerlendirmek iken, Hz. Hızır'ın bilgisi, işlerin arka planını bilmek şeklindedir. Kur'ân'da, Nemi suresinde bu ilme vâkıf olan bir kişiden daha bahis vardır, ve bu kişi, Belkıs'ın tahtını, Hz. Süleyman'ın yanına, bir göz kırpmasından daha kısa bir zamanda getirmiştir. (Nemi/40). Ayrıca Hz. Yusuf için de bu tür bir ilimden söz edilir. Yusuf/68. Özet olarak İlm-i ledünnî; tefekkür çabasıyla elde edilmeyip, Allah tarafından mevhibe (bağış) olarak verilen bir kuvve-i kudsiyyenin (kutsal gücün) tecellîsidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda doğru giden bir ilim değil, müessirden esere vücuddan vicdana gelen bir ilimdir. Nefsin vâki olana geçişi değil, vakiin nefiste ta'ayünüdür. Doğrudan doğruya (vasıtasız) bir keşiftir. Ancak Ledünnî terimi, bilhassa Hakk'a ait sırlara mahsus bir ıstılah olmuştur. Bir işin ledünniyyâtı demek, bir şeyin içinde yatan, sırlar, incelikler demektir.

 el-LATÎFETÜ'L-İNSANİYYE: İnsanî latîfe demektir. Tehânevî, insanî latîfenin nefs-i natıkadan ibaret olduğunu söyler. Keşfu'l-Lüğat'da insanî latîfenin, ruhun hakikati olduğu kaydedilir. Kâşânî buna kalp adını verir. Kalp insanî latîfedir. Kâşânî devamla şöyle der: "Gerçekte, ruhun, kendisiyle bir yönden münasebeti bulunan nefsin (insan bedeninin) yakınına gelmesidir (yani ona taalluk etmesidir). Burada bedenin ruh ile bir yönden münasebeti daha vardır. Birinci münasebet yönüne sadr, ikincisine fuâd adı verilir."

LA MEKÂN, Bî MEKÂN, LA MEKÂN ÂLEMİ: Bî ve la, ilki Farsça, öteki Arapça ... siz,... sız, yok vs. gibi anlamları ihtiva eder. Bu durumda la mekan ve bî mekân sözleri; yersiz, yurtsuz gibi anlamlara gelir. La mekân âlemi de, yersizlik âlemi demektir. Mekan, var olan şeydir. Bir şey, olmazsa, uzayda yer (mekân) kaplamaz. Zaman da, zihinde olaylar arasındaki karşılaştırmadan doğar. Bu karşılaştırma olmadan, zaman da olmaz. Özellikle vahdet-i vücûd düşüncesinde zaman ve mekân hakikatta bulunmayan, iki zihnî kavramdan başka bir şey değillerdir. Gerçek varlık olan Allah, zaman ve mekânın üzerinde, ve bunlardan münezzehtir. Ancak, isim ve sıfatlarıyla her yerde görülmektedir. İnsanın hakikati olan Ruh (aşkın ben), Rabb'ın bir emridir. Bu sebeple insanın gerçek yurdu, mekânsızlık âlemidir.

Bî-mekanem bu cihanda
Menzilim durağım anda
Sultanım ki taht u tacım,
Hülle vü burağım anda.
Yunus Emre


İslami kültür boyutu içinde Tasavvuf Yolu...

Sultanların ve Saltanatların Sultanı Hz. Muhammed (s.a.s)

Hz. Muhammed iki alemin (Dünya ve Ahiret) şahıdır. Birçok güzelliklerin kaynağı olan peygamberimiz Allah tarafından kullara vasıtasız olarak öğretilen ilim ve Allah’a ait sırlar anlamına gelen ilm-i ledünün de madenidir. O alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Kur’ân’da bu hakîkat “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” şeklinde ifade edilmektedir. Bu anlamda on sekiz bin alemden yaratıldığı rivayet edilen kainata da ferman eden sultandır. Hz. Muhammed aynı zamanda bütün evliyaların sultanıdır. Hz. Ali’nin (r.a) vasisi olduğuna da işaret edilen söyleyişte Hz. Ali (r.a) de evliyaların şahı olarak nitelendirilmiştir.

Sultan-ı enbiyadır
Sall-i âlâ Muhammed
Bil şah-ı evliyadır
Haydar vâsi-i Ahmed
Yeminî

Değişik şiirlerde onun sultanlığı ve saltanatı başka tamlamalarla da kullanılır. Kısaca o bütün sultanların ve saltanatların sultanıdır. Hz.Muhammed (s.a.s.) bütün peygamberlerin sultanıdır. Mi’racta peygamberlere imamlık yapmış olması buna delil olarak gösterilebilir. Hz. Ali (r.a.) de evliyalara şah olma makamındadır ve diğer adı Ahmed olan son peygamberin vâsisidir.

Enbiyaya evliyaya cümlesinin şahıdır
Dü cihanın revnakıdır gül cemâli mahıdır
Aşıkî sevse acep mi ol habibullahıdır
Ahmedi Mahmut Muhammed Mustafa’dır sevdüğüm
Aşıkî


Hz. Muhammed’in (s.a.s) Nuru


Hz. Muhammed Cenab-ı Hakk’ın zatına, sıfatlarına ve fiillerine mazhardır. O Allah’ın bir tezahürüdür. Peygamberin yüzündeki bu nurun kaynağının da Allah’tan gelen yansıma oluşu peygamberin bir ayna gibi bunu yansıttığı çeşitli söyleyişlerde görülür. Bir başka şair bu nuru tavsif ederek insanları etkilemesini şu şekilde şiirleştirmiştir:

Berk vurur alnında Muhammed nur’u
Arttı aşkım hüsnün göreli beri
Şibh-i kamer yüzün ey mah-ı peri
Sureti ve’ş-şemsi vedduha’sın sen
Feyzullah Çelebi

Peygamberin yüzündeki ilahi nur, görenlerin gözünde şimşek gibi parlamaktadır. Onu görenlerin peygambere olan sevgisi, muhabbeti. bağlılığı artmaktadır. Onun yüzü parlaklığı sebebiyle aya, ay yüzlü perilere benzetilmekte hatta bazı şiirlerde ayın da parlaklık ilhamını onun yüzünden aldığı rivayet edilmektedir. Dörtlükte geçen “ve’ş-şemsi” ifadesi “Kasem olsun o güneşe” anlamında Kur’an’da değişik yerlerde geçen aynı zamanda bir surenin  adıdır. Güneş yeryüzünün en büyük ışık ve enerji kaynağı olarak hayatın devamı için gerekli asli bir unsur olup Allah’ın kudretini gösteren açık bir delil ve ayettir. Hz. Muhammed (s.a.s) için kullanılan bu tabirle onun küfür karanlığı karşısında hidayet güneşi oluşuna vurgu yapılır.

Hz. Peygamberin yüzünün eşsiz güzelliği doğrudan “ve’ş-şemsi” suresi veya ayetiyle anlatılır. Hz. Peygamberin yüzünün güzelliğini gösterebilecek en parlak aynanın güneş olduğu ve güneşin aydınlığını Hz. Peygamberden alarak bize aksettirdiği yorumları bazı şiirlerimizde işlenmiştir.


Kuran’da da Hz. Muhammed (s.a.s) için “Ey şanlı Peygamber! Biz seni insanlar hakkında şâhid, müjdeci, uyarıcı Allah’ın izniyle O’nun yoluna davet eden bir peygamber ve aydınlatan bir lamba olarak gönderdik” ifadesi kullanılarak onun aydınlatıcı oluşuna işaret edilmiştir.

Aynı anlayışa uygun olarak bir başka şiirde Hz. Muhammed, (s.a.s) Hz. Ali ile birlikte ele alınır:

Kamu âleme ziyâlar gösterirsin subh u şâm
Şems ü mâhın enverisüz ya Muhammed ya Ali
Siz olmayınca kimseler dine yol bulamadı tam
Şems ü mâhın enverisüz ya Muhammed ya Ali
Aşıkî

Bu dörtlükte de Güneş ve Ay’ın Hz. Muhammed (s.a.s) ve Hz. Ali’den ışığını aldığı ifade edilerek onların parlaklığına dikkat çekilerek onların önderliğinde ve gösterdikleri yolda gidilerek dinin doğru olarak yaşanacağına işaret edilir. Hz.Muhammed (s.a.s) ve Hz. Ali Alevî/Bektâşî’nin gözünde güneşin ve ayın ışığı gibidir. Bütün alemi onlar aydınlatır. Hem Muhammed (s.a.s) hem de Ali övülür. Onlar Allah’a giden yolun rehberidirler. Onlar olmadan kulun doğru yolu bulması imkansızdır. Hz. Muhammed (s.a.s) Allah’ın sevgilisidir. Allah onun aşkıyla alemleri var etmiştir. Cümle evliya ondan nasip alırlar dertlerine dava bulurlar.

Ne nazım ne niyazım
Muhammed’dir iki gözüm
Ayağı tozuna yüzüm
Sürecek hallerim çokdur
Seyyid Nizamoğlu


Hz. Muhammed (s.a.s) için şair “iki gözüm” şeklinde hitap ederken insanın en kıymet verdiği ve hayati önemi bulunan gözlerini konu alması ona olan muhabbetinin derecesini vurgular. Aşk ile kendinden geçen aşığın gözü dünyadan hiçbir şeyi görmez. Alemlerin Efendisi olan Muhammed (s.a.s) adeta onun iki gözü gibi olur. Gerçek aşıklar kainada Muhammed (s.a.s)’in gözüyle bakmak isterler. Çünkü Yaratıcı O’nu mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır. İsimlerini en kemal noktada O’nda tecelli ettirmiştir.

Allah’ın ve bütün insanların sevgilisi olan Hz.Peygamber’in yolunun toprağı ise bunlara ilaveten insanı doğrudan İslamiyete (insan ruhunun sırlı bilgisine) götüren bir cevherdir. Bunun en güzel ifadesini Yüce Mevlânâ’da görürüz. Hz. Mevlânâ: “Ben yaşadıkça Kur’ân’ın kulu, kölesiyim. Ben Muhammed (Muhtar’ın (s.a.s) yolunun toprağıyım.” diyerek kemâl mertebelerinin en yükseğinin visâl derecesinin de en yücesinin âlemlere rahmet olarak gönderilmiş o seçkin Peygamber’in insanı Hakk’a götüren yolunda ancak toz olmakta vücut bulacağını bildirir.

Hz. Peygamberin kıymetli olan ayağının tozu maddi olarak gözlere şifa olacağı gibi, manevi olarak da onun izinden gitmenin bir çok hakîkatleri görmeye vesile olacağının işaretidir:

Muhammed aşkına salâvat verdim
Arşda meleklerin seyrine girdim
Nuh Peygamberle gemiye bindim
Necef deryasında yüzdüm idi ben
Hamdullah Çelebi

Hz. Muhammed’in (s.a.s) adı anıldığında salavat getirilmesi Kur’an’da “ Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat ederler. Ey iman edenler siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selam verin”  şeklinde emredilmektedir. Ayrıca bu durum Peygamber tarafından da tavsiye edilmiştir. Yukarıdaki beyitte vecd halindeki bir aşığın ruhani seyrini görüyoruz. Muhammed’e (s.a.s) salavat veren âşık , meleklerin seviyesine yükselmiş ve arşta melekler alemini seyretmiştir. Bu gibi hallerde zaman ve mekan ortadan kalkmaktadır. Nuh Peygamberle gemiye binmek de mümkündür, Necef deryasında yüzmek de.

Mürşidim Muhammed rehberim Ali
Anlardan öğrendim erkânı yolu
Kalbim onlar ile doludur dolu
Muhammed Ali’den özge yarim yok
Sırrî


Sâlikin kalbini aydınlatacak sırat-ı müstakime ulaştıracak, irşad edecek Hz.Muhammed’ (s.a.s)dir. Bu istikamette rehberlik edip bu yolun edebini, gerektirdiklerini ise Hz. Ali’den öğrenmek gerekir.Bunlardan birisi eksik olunca kemale ermek mümkün olmaz.Tasavvuf ehillerinin önünde mürşit olarak Hz. Muhammed (s.a.s) rehber olarak Hz. Ali vardır. Kalb, Allah’la dolu olmalıdır.Tasavvufi akideye göre kalbimiz Kabe’dir, yani Allah’ın evidir.Kalbin gerçek sahibine teslim edilmesi ise bu yola ışık tutanlara uymakla mümkün olacaktır. Kalbin Hz. Muhammed s.a.s) ve Hz. Ali’nin sevgisiyle dolması demek, Allah sevgisiyle dolu olması demektir. Tasavvuf yolunun yolcuları için de bu iki kişi en sevgili iki varlıktır. O, onları hayatına örnek alır ve gittiği yolun doğruluğundan emindir.

Uymayasın kör Şeytan’ın sözüne
Dön gidelim Muhammed’in izine
Pir Sultan


Tasavvuf zorlu bir yolculuktur. Yunus’un deyişiyle “Bu yol uzundur/Menzili çoktur/Geçidi yoktur /Derin sular var” Ve yine bu yola giren için Nigârî’nin ifadesiyle “Girdik reh-i sevdâya cünûnuz bize ar namus gerekmez” diyerek bütün sıkıntılara göğüs gerecek ve sonuçta tasavvufi makamları bir bir geçecektir. Hz. Muhammed (s.a.s) bu yolun ilklerinden olduğu için mutasavvıf bu yolculukta onun ayak izlerini takip edecek her seferinde onun bir makamına ulaşacaktır. Hz. Muhammed (s.a.s) bütün enbiyaların ve evliyaların başıdır. Dervişler için en büyük örnektir. Bu dörtlükte Hz. Muhammed’in (s.a.s) makamı idealize edilmektedir. Hz.Muhammed’in (s.a.s) tasavvufi mertebelerinden dervişler de geçerek Allah’a ulaşacaklardır.

Kaygusuz Abdâl Peygamberimizin kabri başında Gevhernâme adlı uzun bir risale söylemiştir:
Ol güherün bir adı Mahmûd idi
Baht içinde tâli’i mes’ûd idi
Ol güher idi Muhammed’ün canı
Anun için dutdı cümle sayvanı

Tasavvuf, Allah'ı gönülden sevme işidir.

 Tasavvuf, Allah'ı gönülden sevme işidir. Mutasavvıf ise tasavvuf ile uğraşan ehil kişidir. Mutasavvıflara göre aşk her şeyin üzerindedir ve âlemin varlık sebebinin aşk olduğu inancı hâkimdir. Tanrı "Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi, sevilmeyi istedim" demiş ve sırf kendi güzelliğine âşık olmak için insanoğlunu yaratmıştır. Bu yolda Hallac-ı Mansur Enel Hak (Ben Hak'kım) diyerek, aşkın Yaradan'da yok olmak olduğunu iddia etmiş ve bu iddiasının karşılığını da yakılıp küllerinin Dicle'nin suyuna savrulmasıyla ödemiştir. Uzun yıllar sonra Mevlana gibi büyük bir mutasavvıf Hallac-ı Mansur'un teşhisinin doğruluğunu savunmuştur. "Ben size şah damarınızdan daha yakınım " ayeti de bunu doğrular mahiyettedir. Çünkü asıl âşık olunan, kavuşmak için arzulanan Allah'tır.

Mutasavvıflara göre beşeri aşk ilahi aşkın yeryüzüne yansımasından ibarettir. Allah, ruhları Bezm-i Elest'te bir araya topladığında âşıklar orda birbirini görmüş söz vermişlerdir. Bir diğer inanışa göre ise ruhların yarım olduğu söylenir. Âşıklar ne zaman bir bedende iki ruh olur, işte o zaman ruhların tamamlanacağı inancıdır.

Aşk ruhani olup, cinsel arzuların dışına taşmaktır. Bu haliyle aşk, zenginlik, fakirlik, varlık ve yokluğun üzerindedir. Ölümden daha güçlü olan, ölümü göze aldıran, candan daha kıymetli, canın feda edildiği şeydir.

Bir mıknatıs gibidir aşk. Âşıklar nerde olursa olsun, cuz-i irade onların yollarının bir yerde muhakkak kesişmesini sağlar. Aşk, aramakla bulunmaz. Aksine ansızın ve habersizce gelen bir beladır. Öyle bir beladır ki aşk gelirken derdi, acıyı, kederi de beraberinde getirir. Çaresi ise bu beladan tat almak, gam, keder, tasa içerisinde boğulmaktır. aşık acı çeker. Bu acı öyle bir acıdır ki ne kılıç yarası ne de başka bir yaraya benzer. Çünkü aşk acısı tenden ziyade ruhu acıtır. Bu acı ne kadar ağır olursa olsun, seven insan o acıdan zevk almasını bilir. Ayrıca aşkta ne makam ne de denklik aranır.

İnsanoğlu yalnız başına sadece bir tenden ibarettir. Bu tene can olan ise sevilen, yani canandır. Aşksız insan bir boşluk içerisinde savrulup durur hayatı bir düzensizlikler silsilesidir. Bunun sebebi ise, muhayyilemizde hep onun olması, ümidin, idealin o olmasında saklıdır.

Aşk sevgili ile buluşma, ona kavuşma ama muvaffak olamama arzusudur. Çünkü aşka erdiği zaman onun biteceğinden, o zevk veren acının kaybolacağından korkar. Âşıklık bir süreklilik arz edeceğinden zamanla alışılır ve yaşam biçimine dönüşür. Aşk mak..... yükselen Allah'ın vahdetini ve birliğini anlar.

Büyük âlimler önce beşeri aşkı yaşamış, sonra ilahi aşka ulaşmıştır. Hakikate ancak aşk yoluyla, aklı terk etmekle ulaşılacağına inanılır. Gönülde aşk varsa akıl idrak edemez. Bu yaşam biçimi aslında nefsaniyet duygusunun öldürülmesidir. Yukarıda da değindiğimiz gibi aşk şehvet duyguları, makam ve paranın üzerindedir. Bir rivayete göre Züleyha, Yusuf'u bulmak için yetmiş deve yükü serveti bu yolda harcamıştır. Aşığın gözü kördür derler. Bu sözün anlamı, sevenin canandan başkasını görmediği için söylenmiştir. Ancak bu sözle sadece bu düşünceyi ima etmek eksik olur. Çünkü seven cananın eksiklerini de görmez.

Aşk bazen uzun zamanlar sonunda, bazen de ilk bakışta ortaya çıkar. Bazen de didişmeyle başlar. Ya aşk biter mi? Ruha olan aşk hiçbir zaman bitmez. Çünkü ruh kalıcıdır. Ama surete olan aşk belirli bir süre sonra o güzelliğin ölümüyle birlikte son bulmaya mahkûmdur.

Göz gönül penceresi olduğundan dolayı aşkın ilk başladığı yer ise gözlerdir. Tasavvuf edebiyatında sevilenin kaşları yaya gözleri ise kalbi hedef alan oka benzetilir.

Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem ve daha nice zamana ve mekâna sığmayan aşklar ve âşıklar… Aşkın büyüklüğü çekilen cefada ezada ve çilede gizlidir. İnsanoğlu erişilmeyene ulaşılmayan her zaman daha çok arzu duyar. O ne kadar uzak olursa ona karşı şiddetli bir istek vardır.


Tasavvuf edebiyatında simgeler dizisi içerisinde gül ile bülbül önemli bir yeri vardır. Sevilen bir güle benzetilir. En güzel gül ise peygamberimiz( s.av.) dır. İslam dinine göre insanoğlu yaradılış itibariyle meleklerden bile üstün yaratılmıştır. İşte bu üstün yaratığın en güzeli de Hz. Muhammed'dir. En büyük sevgili odur. Çünkü asıl sevgili olan Allah\'a ulaşmanın yolu peygamberimiz sünneti ve onun aracılığıyla indirilen kuran-ı kerim'i doğru anlamak ve uygulamaktan geçmektedir. Yukarıda da değindiğimiz gibi Hallac-ı Mansur'un dediği gibi sevgilide yok olunmalıdır. Mevlana Celalettin Rumi ise aşkı, tapılması gereken bir din olarak nitelemektedir.

Aşkın başlangıcı esnasında aşıka yüceltilirken âşık kendini sürekli aşağı çeker. Belirli bir süre sonra bu hareket tam aksi yönde ilerler. Son aşamada bu süreç dengelenir. Unutulmamalıdır ki naz sevilene yapılır.

İnsanoğlu doğduğu andan itibaren ben demesini öğrenir. Ne zaman âşık olur, işte o zaman sen demesini öğrenir. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi aşk insanın kendi bencilliğini kırması için bir araçtır. Çünkü aşkta sevilene itaat söz konusudur. Âşık, kendisi için değil aşkı için yaşar, ona benzemeye çalışır. Onun hoşuna giden davranışları sergiler. Onu güldürebilmek için en kötü hallere bile katlanır. Çünkü onun gülüşü, gülün açışıdır.

Birçok kimse hazı, arzuyu birbirini karıştırdığından kendisini âşık olarak nitelendirir. Bunun sebebi ise aşkta ölçünün kişinin kendisi olmasıdır. Hiçbir insan ne Leyla'nın ne de Mecnun'un duygularını anlayamaz ve de yaşayamaz. İnsan ne zaman gerçek aşkı bulur, işte o zaman daha önce yaşadıklarıyla bir mukayese ve muhasebe hesabına girerek gerçek aşkı anlayabilir. Ancak yine de aşkın belirtileri vardır. İnsan sevgiliyi gördüğü zaman, kalp atışları hızlanır, yüzü kızarır, söz söyleyemez olur. Aşığın korktuğu tek şey sevilenin bir çift gözüdür. O gözler o kadar derindir ki düşeceğinden korkar. Ayrıca seven insan sevgiliden söz edilmesinden haz alır, onu sözcüklere sığdıramaz. O'nu seveni ve O'nun akrabaları sevene tatlı gelir.

İnsan fıtratı gereği büyük bir sevgi taşımaktadır. Bu sevginin dışarıya çıkması için bir aynaya ihtiyaç vardır. İşte o ayna sevgilidir. Aslında kişi kendisine âşıktır, sevilen sadece bir simgeden ibarettir. Âşık olduğu şey kendi hüsn-i zan ve taşıdığı duygularının anlam bakımından güzelliğidir. Ünlü İslam bilginlerinden Arabî ise aşkın aşığın güzelliğine girdiğini söylemektedir.

Bir rivayete göre insan sevdiğini ömrü boyunca sadece kendisinde saklarsa Allah katında şehitlikle müjdeleneceğidir. Bu da aşkı kendinde saklamanın ne kadar ağır bir yük olduğunun göstergesidir.
 

Hiçbir yazı/ resim  izinsiz olarak kullanılamaz!!  Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla  siteden alıntı yapılabilir.

The Time Machine Project © 2005 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 - Turkiye / Denizli

Çevrimdışı Samimi

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 316
Ynt: MEVLANA-NIN DİLİNDEN HZ. ALİ ("NA-AT-I ALİ")
« Yanıtla #2 : 19 Kasım 2008, 16:37:22 »
cok guzel abla tesekkurler elıne saglık

sevgıler

Çevrimdışı Ast

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 2074
MEVLANA'NIN DİLİNDEN HZ. ALİ ("NA'AT-I ALİ")
« Yanıtla #1 : 19 Kasım 2008, 12:27:18 »
MEVLANA'NIN DİLİNDEN HZ. ALİ ("NA'AT-I ALİ")

O açıklayıcı imam, o Tanrı velisi safa ehlinin vücut güneşidir. Yerde, gökte, mekanda, zamanda Hak'la duran o imamın zatı, iç ve dış temizliği ile vasıflanmak vaciptir. Çünkü küfürden, ikiyüzlülükten kurtulmuştur, temizdir...

Onun toprağı birlik alemidir. O, insanın hakikati ve canı gibiydi. Herşey fanidir, fakat can yaşar, ölmez. Onun hareketi kendinden diri olan ezeli varlıktandır. Beka çevresinde döner dolaşır, yaratıkları yaratanın zatı gibi O bakidir. Hakkın yüksek sıfatları Ali'nin vasfıdır. Hakk'ın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrı'nın zatına yapışmış "O" olmuştur. Hani duyduğun lahutun gizli hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o, Hak'tan Hak'la görünmüştür. O hazinenin nakdi, tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksat, yüce Ali'dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilemez. Zira o hakimdir, herşeyin bilginidir.

İptidasız evvel o idi, sonsuz ahir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı, kendi ziyasından bir güneş yarattı. O, Hak iledir; Hak ondan görünür. Hakka ki, o Hak ile ebedidir.

Ademin toprağı onun nurundan idi, o sebeple meleklerin tacı oldu; Allahın isimleri ondan belirdi. O temiz ve yüce imamın ilmi sayesinde Adem, herşeyi anladı. O nur tek olan yaratanın nuru olduğu içindir ki, melekler onun huzurunda secde ettiler. Evet, muhakkak ki, Adem, O imamın nuru ile bütün ilahi isimleri bildi...

Şit, kendinde Ali'nin nurunu gördü ve yüksek alemi öğrendi. Nuh, kendini yüksek menzile ulaştırıncaya kadar, istediğini hep ondan buldu. Gene ondandır ki kurtuluşa eren Nuh, dehirde gayret tufanını buldu da beladan kurtulmuş oldu. Halil peygamber, dostlukla onu andı da, ateş ona al lale oldu. Nemrudun ateşi, o Allahın dostuna hep gül, nesrin, lale oldu. Gene o idi ki, keyfiyle kendi koyununu İsmail'e kurban etti. Yusuf kuyuda onu andı da, o saltanat mülkünü süsleyen tahtı buldu. Yakup, onun önünde birçok inledi de Yusuf'un kokusunu alıp gözleri açıldı. İmran'ın oğlu Musa, onun nurunu gördü de uzun geceler hayran kaldı. Kırk gece kendinden geçti; kavuşma ve görüşme zevkine daldı. Sonra dedi ki: "Yarabbi! Bana bu lutfundan bir alamet ver." Hak ona: "İşte sana nurlu eli verdim" dedi. Gene Ali'nin vergisidir ki, Meryem'e arkadaş oldu da İsa vücuda geldi...

O, şeriatte ilim şehrinin kapısıdır. Hakikatte ise iki cihanın beyidir. İki cihanın sultanı Muhammed, hakka yakınlık gecesinde, Allaha kavuşmanın harem yerinde onun sırrını gördü. Ali'nin nutkunu, Ali'den dinledi. Ali ile birleşilen o yerde Ali'den başka bulunmaz.(1)

Allah yolunda gidenler isteyicidirler; Ali istenilendir. Söyleyenler söylerler, susarlar. O, susmaz, söyler. Ebedi ilim, onun göğsünde parlayıp göründü. Vahyolunanların sırlarını, o hakikat olarak bildi ve bildirdi. Ümmetlere haykırdı:
-Allah yolunda Ali, sizin kılavuzunuzdur.

Allah'a içi doğru olanlar yüzlerini ona çevirmişlerdir. Zira o şahtır, doğru yolu gösterendir, efendidir...

O, bütün peygamberlerin sırrında idi. Cenabı Mustafa:
-Benimle açıkça beraber bulundu, dedi.(2)

Dinde evvel, ahır o idi. Allah ile içli dışlı o idi...

İşte bunları söyledim ki, bu yüksek mananın nüktesini öğrenesin de yüksek velayete eresin. Sence apaçık bilinsin ki, hakikatte yüce olan O'dur.

Ey efendi, benimle boşuna kavga etme. Bu böyledir. Hakikat budur ki, hepimiz bir zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz O'dur.


Divan-ı Kebir'den Seçme Şiirler, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 1148, Cilt I, s. 3-4-5 (1989, İstanbul)

(1) Çünkü Tanrı Kur'an'da kendini Ali diye vasfediyor.
(2) "Tanrı Ali'yi her paygambere gizli gönderdi, benimle ise açık gönderdi" hadis-i şerifinden alınmıştır
ALINTIDIRhttp://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/HTMLdosya1/Hz_ALI.htm




Payla facebook Payla twitter
 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
1396 Gösterim
Son İleti 25 Haziran 2008, 22:02:33
Gönderen: Sondaki Adam
2 Yanıt
1043 Gösterim
Son İleti 05 Ağustos 2008, 23:45:57
Gönderen: HAYAT
0 Yanıt
598 Gösterim
Son İleti 16 Ağustos 2008, 16:40:18
Gönderen: KaRDeLeN
6 Yanıt
1796 Gösterim
Son İleti 11 Temmuz 2009, 09:07:36
Gönderen: Bahar
3 Yanıt
3541 Gösterim
Son İleti 19 Ocak 2010, 10:32:32
Gönderen: yolcu