Ruhun Yolculugu

22 Aralık 2014, 21:25:13
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. Aktivasyon epostanız mı yok?


Ruhun Yolculugu » FELSEFE » Felsefe » paranın dik durması

Gönderen Konu: paranın dik durması  (Okunma sayısı 2092 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

zülcenaheyn

  • Ziyaretçi
Ynt: paranın dik durması
« Yanıtla #6 : 12 Aralık 2012, 12:49:32 »
Ezilen Yahudiler bugün aşırı bir şekilde ezen bir İsrail oldu. Ezilen dindarlar bugün kendilerini ezen Kemalistler gibi olmaya başladı; ve söylemde taviz verenleri de hemen kötülüyorlar Hilal Kaplan örneğinde olduğu gibi. Kürtler var ezilen, onlar hâlâ ezilmeye devam ediyorlar, ezmeye sıra gelmedi, belki de bu eziklik ile yüzleşecekler ve haklarına kavuşunca kendilerine yapılmış bir şeyi başkalarına yapmayacaklar, şu anda bilemiyoruz. Adolf Hitler, babası tarafından feci bir şekilde çocukluğunda dayak yiyen birisi, en büyük ezicilerden oldu, demir yumruk oldu. Eziciliğinin şiddetinin oranı ile ezildiğinde duyduğu acının şiddeti aynı. Acı ne kadar büyük ise acıyı yaşatma arzusunun şiddeti o kadar büyüktür. Bazen alınan insana şaşılır, neden bu kadar tepki gösterdin diye, %1'lik tepki gereken bir şeye %50'lik tepki verdiği için. Onun o anda dışa vurduğu kızgınlık şimdiki zamandan kaynaklanmıyor da ondan. Ezilen hayatın sisteminin bu olduğu varysayımına dayanıyor ve öyle yaşıyor. Yadırgananın yadırganması kişinin üstünde kemikleşirse o artık yadırgayan birisi oluyor. Fakat bu onu zulümkâr hâle getiriyor. Bu sefer de adaletsiz, haksız, zulümkâr davranışlarının haklılığını kendisine geçmişte davranılmış olan haksız davranışlardan almaya başlıyor ki en tehlikelisi de budur zaten. Ama bu böyle yansıtılmıyor. Bir hayal dünyası yaratılıyor. Acıların, yaşantıların geçmişteki gerçek zahiri zihinden siliniyor çünkü gerçekle yüzleşmek acı vericidir, bu sefer o acılar ve ezen rolü bugün insanların, kavramların, görüşlerin üzerine giydirilip buna göre davranılıyor. Birisinin öfke duyma merkezi milliyetçi birine yerleştirilmiş olabilir, başkasınınki Kürtlere, başkasınınki dindarlara ya da siyasî arena dışında da bu olabilir. Birisinin sözleri çok daha anlamlı gelebilir bize çünkü benzerler birbirlerini çeker. Benzer arzular, benzer yaralar, benzer yaşanmışlıklar, benzer travmalar, benzer mizaçlar, benzer akıl yürütmeler. Bunu genellikle yapıyoruz ama bunun aşırısı ciddi psikolojik sorunları getirir çünkü gerçekle bağ kopuyor ve biz bir hayal dünyasında yaşıyoruz. Neden herkes Almanya'ya babavatan derken Hitler ısrarla anavatan der? Ve Hitler Avusturya'yı babavatan olarak görüp Avusturya'dan nefret eder? Ve Hitler Avusturya'lı. Avusturya sınırında doğmuş birisi. Yahudiler, Almanya, Avusturya neyi simgeliyor onun için? Ne ile özdeşleştirdi? Kendi kabul etmediği yanını mı? Gölgelerini mi? Bir insanın kendine olan nefreti dış dünyadaki tavır ve ilişkilerinden belli olur. Bunu aşmayı başarmıştır her yerde, insanda sevgiyi ve hakkı görebilen sufiler, zenler, keşişler, felsefeye hakkını verenler, psikolojiye hakkını verenler. Dışarıda ısrarla neleri ve kimleri değiştirmeye çalışıyoruz? Peki neyini değiştirmeye çalışıyoruz? Kendimizde değiştiremediklerimizi mi? Ne kadar bunda ısrarcı isek zaten o kadar o yanımız koyu bir gölgedir, kabullenmek o kadar zordur.

Ahmet Altan'ın Kılıç Yarası Gibi adlı romanından bir alıntı:

"Ragıp Bey, çok yakında hayatının yeniden ve çok köklü bir biçimde değişeceğinin farkında olmadan, günlerini okulda geçiriyor, akşamları da okuldan çıkıp doğru evin yolunu tutuyordu; artık Beyoğlu'na hiç çıkmıyordu, zaman zaman fingirdek Rum orospularını, içki âlemlerini, kavgaları, bir kabadayıya gösterilen saygıyla çevrelenmeyi özlüyor, bu özlem dayanılmaz hale geldiğinde de tekkeye gidip Şeyh Efendi'nin yanında oturuyor, kendisinden daha güçlü özlem çeken birinin yanında sesini çıkarmadan durup onun kederinden ve çaresizliğinden kendine bir teselli çıkarıyordu.

...ağabeyi Cevat Bey'in arkadaşlarına katılıp ihtilal planlarına ortak olmayı bile aklından geçiriyordu; hayatını değiştirmek istiyordu; buna gücü yetmediğinden bütün Osmanlı'yı değiştirme fikrini çekici bulmaya başlamıştı."

zülcenaheyn

  • Ziyaretçi
Ynt: paranın dik durması
« Yanıtla #5 : 05 Aralık 2012, 22:21:30 »
Utanç, korku, öfke vd. ne varsa duygu olarak hepsini tam yaşamak, kaçmamak, yüzleşmek ve izlemek gerekiyor. Belki ilk başta çok egosal gelecektir ama önce bastırılanların boşaltılması lazım, ondan sonra denge yavaş yavaş gelecektir izleyiş ile. Ama denge gelmiyorsa o zaman bastırma, patlama, bastırma, patlama, bastırma, patlama... bu böyle hayat boyu devam eder.

İnsanın kendisini olduğu gibi kabul etmesi kadar güzel bir şey var mı? :)

Bunun için elalem ne der hapishanesinden çıkmak gerekiyor.

Sevgiler, saygılar.

Çevrimdışı sevgi.Ç

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 185
Ynt: paranın dik durması
« Yanıtla #4 : 05 Aralık 2012, 13:07:16 »
"Hep bastırmak ruhu yorar. Hep tepkisel olmak, parlamak ruhu yorar. Ruhu denge tazeler... " Çok güzel. Teşekkürler :)

zülcenaheyn

  • Ziyaretçi
Ynt: paranın dik durması
« Yanıtla #3 : 05 Aralık 2012, 00:20:10 »
Teşekkür ederim.

Çevrimdışı mumkun

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 106
  • İlah edinmek insanın bütünlüğünü parçalamasıdır
Ynt: paranın dik durması
« Yanıtla #2 : 03 Aralık 2012, 09:42:09 »
çok iyi

zülcenaheyn

  • Ziyaretçi
paranın dik durması
« Yanıtla #1 : 03 Aralık 2012, 01:07:55 »
Hükmetme arzusu. Kişinin aşağılık duygusundan kaynaklanan bir tepki ile kendisini başta kendisine kanıtlama isteğidir. Kanıt olmazsa, hükmetme olmazsa kişi dayanılmaz bir şekilde kendi aşağılık duygusu ile baş başa kalır. Kendisini diğer insanlardan aşağıda hisseder, burada merhamet, güven yoktur, korku vardır. Aynı kişi madalyonun öbür tarafına geçtiğinde yani üstünlük duygusu ile sarhoş olduğunda, kendine kendisini kanıtlamanın getirdiği ve aşağılık duygusunu görmemezliğe gelmenin bir coşkusu ile bir vecd haline girer, burada da merhamet yoktur. Aşağılık duygusu ve üstünlük duygusu bir paranın iki yüzüdür.

Aşağılık duygusu kendi varlığının ya da varlığın kendindeki tecellisinin değerini idrak edince biter. Kendinle barışma değerliliğini görme ile sağlanır. Değerliği görmek için acıdan geçmek gerekir. Kendine bakabilmeye tahammül gerekir. Tahammülsüzlük kaçışı getirir yani hükmetme isteğini. Burada sabır gerekiyor. Sabır yoksa kişi kibre giriyor ve üstünlük duygusuna düşüyor. Üstünlük duygusu, kibir aşağı olunduğu, insanın çaresiz olduğu korkunç gerçeği ile yüzleşmeme isteğinden geliyor. Acizlik. Üstünlük ile sarhoş olmak aşağılık duygusunu, paranın öbür yüzünü daha da besliyor.

Kişi şartlanmalarından korkuları ile yüzleşerek kurtulur. Bu duyguları bastırmayı bitirmek ile başlar ve alınganlığın, egonun, bastıracak bir şeyin yani kırılmanın bitmesi ile son bulur. Şartlanmalar zihnin içinde bitirilir. Düşünmekten korkulan yerleri düşünerek ve iyi-kötü, doğru-yanlış diye hüküm verdiklerimizi en baştan gözden geçirip, tekrar değerlendirerek korkularımız ile yüzleşir, şartlanmalarımızdan kurtuluruz. Şartlanmalarından kurtulmuş zihne sahip olan insan eylemlerinde artık bu kuruluşun getirdiği farkındalıkla hareket eder, korku ve arzularına göre hareket etmez. Tefekkürün, idrakın gücü fiziki bir nefs terbiyeye gerek bırakmayacak şekilde kişiyi arzuları ile hareket etme acizliğinden kurtarır. Kendini bilme metodları çeşit çeşittir tıpkı fizik terbiye gibi, bu da olmalıdır, hepsinden biraz biraz olmalıdır fakat bir idrak gücü, zihinsel sıçrayış asıl maksat olduğu için, bu yeteneği daha güçlü olan kişi sadece anlayarak arzularından kurtulur, sopaya gerek kalmadan. Anlam kitaplarda yazar, kişi yaşadığı zaman zamanla kitaplardaki anlamı anlar. Kitaplar sadece dün ne kadar anlamıştım şimdi ne kadar anlamışım testini yapmak için vardır bir nevi.

İnsanın acziyetini idrak etmesi gerekir. Bunun idrakı için özel bir efor sarfetmek gerekir. Ve bu efor da kişide bir dert, acı varsa sağlanabilir. Kişi sadece merak ile bunu sağlayamaz. Kapıyı kırmak üzere gelmiş silahlı bir grup var ise kişi o anda düşünmek, yaratıcı olmak zorundadır, bu yaşantı sürekli olursa artık kişi kaçış konusunda profesyonelleşir çünkü artık düşüncede, yaratıcılıkta bir disiplin sahibi olmuştur. İşte dert, sıkıntı, hastalık, rahatsızlık sahibi birisi de hep düşünmek zorundadır. İtici gücü budur. Çözüm ararken bir bakar ki gerçeği bulur, bu geçer sorununu çözmede yeter de artar bile fakat o an fark eder bu sorun olarak görülen şey olmasa ben buraya kadar yürümezdim. Bir bakar ki engel, sorun olarak gördüğü şey büyük bir basamakmış, kapı imiş, anahtar imiş.

Paranın iki yüzüne sarkaç yapıp durarak bir türlü dengeyi tutturamayız. Acz, aşağılık kısma düşüş melankoliden sarhoş eder, kibir, üstünlük kısmına düşüş de şehvetsel tatminden sarhoş eder, ikisi de kişiye kendisini unutturur. Olgunlaştıkça, tefekkürde ilerledikçe, somut ve soyut dünyanın ikisini de yaşayıp, tecrübe edip, dengeledikçe terazi dengesini bulacaktır. Biz teraziye müdahale edemiyoruz. Terazi bizim hayatımız, yaşadıklarımız. Biz idrak ederek bu teraziye müdahale edebiliyoruz. Dengeyi dünya tarlasında görünce batındaki idrakımızın gerçek olduğunu idrak ediyoruz. İdrak ettim dediklerimizi dünyamıza bakıp tasdik etmek gerekir, orada göremiyorsak idrak etmemişiz demektir. Bazıları da bakmaktan korkar, korkan emin değildir. Onların bilgisi çoktur ama hiçbirini içselleştirmedikleri için o bilgi başa bela olur, ağırlık yapar ve daha da sakatlanır. Dengeyi bulmadığı için bu sefer o dengeyi bulmak için öğrendiği tüm bilgileri üstünlüğüne, hükmetmesine bir alet olarak kullanır. Böyle bir insan sadece susmalı ve hayatına odaklanmalı. Eksikliklerini tamamlamaya yoğunlaşmalı, sorumluluk alarak korkularının üstüne gitmeli, her şeyi en baştan düşünmeli, soyut ve somut dünyasına eşit derecede ilgi, alaka göstermeli ruhsal sakatlık yaşamamak için.

Hep bastırmak ruhu yorar. Hep tepkisel olmak, parlamak ruhu yorar. Ruhu denge tazeler. Ben ruh değilim ama ruhuma bakmam gerekiyor, ben beden değilim ama bedenime bakmam gerekiyor, ben diğer insanlar değilim ama diğer insanları sevmem gerekiyor. Zor mu? Zorsa zor ama bunlar hep Ben'i bilmek için, bu ayrı ayrı gözüken her şey bir birlikten ibaret, birbirlerine bağlantılı. Bilgi her şeydir. Her şey ise o bilginin bilgileridir. Bilgileri bildikçe o bilgiyi biliriz. Bilgiler, cüzler arasındaki ayrımı yapamayan küllü bilemez. Subhanallah diyemeyen, ikiliğe vakıf olmayan tekliği bilemez. İkilik yoktur, ikiliği aşmak gerekir fakat bu aşış ikiliğe vakıf olanlara lutfedilmiştir. İyi-kötü, doğru-yanlış yok, birlik var ama bu yokluğa, hiçliğe ancak ikiliğin çekim alanından çıkabilen erebilir, orada tekliği görür. Aşağılık duygusu ve üstünlük duygusu, acziyet ve kibriya... Bunların çekim alanında kalan sarkaç yapar, bir oraya bir buraya paranın iki yüzünde dolanır, o hakikatte olmayan sınırı bilen, ayrımı yapabilen, ikilikteki tekliği yakalayabilen yani dengeyi zamanla olgunlaşarak yakalayabilen kişi ancak bu ikilik çekim alanındaki çekim gücünü kullanarak, bunu tekliğe sıçrayış olarak kuantum sıçraması olarak kullanabilir. İkilikte kalındığı müddetçe o ikiliğin çekim gücü bataklık gibi kişiyi seçer, kişi bilgisini içselleştirmediği müddetçe fakat idrakın öyle bir gücü var ki, bir anda kişi içinde boğulduğu duygunun içinden sıçrar, o çekim gücü tersine döner ve ikiliğin ötesine kişiyi sıçrattırır.

Tefrit, ortalamanın yani vasatın çok altında kalmak, geride kalmak. Normalden aşağı olmak. İfrat, haddinden geçmek. Pek ileri gitmek. İkilikte kalarak tefritte olduğumuzu zannetmenin acısı ile, dengeyi bulmak adına ifrata kaçarız, ifratın getirdiği bir haz var, kalıpları kırdığımızı zannetmenin bir ahmakça özgürlük hissi var ama ayılınca normal seviyeye gelemeyiz oradan yine tefrite düşeriz. Marifet paranın dik durmasında. Kemal Sunal'ın bir filmde yaptığı gibi.




Payla facebook Payla twitter
 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2375 Gösterim
Son İleti 03 Eylül 2012, 19:15:44
Gönderen: Insanity