Ruhun Yolculugu

28 Kasım 2014, 12:49:00
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. Aktivasyon epostanız mı yok?


Ruhun Yolculugu » DİNLER » Tasavvuf » İbni Arab-i » VAHDETÜL VÜCUD- VAHDETÜL ŞUHUD- VAHDETÜL MEVCUD-PANTEİ ZM-

Gönderen Konu: VAHDETÜL VÜCUD- VAHDETÜL ŞUHUD- VAHDETÜL MEVCUD-PANTEİ ZM-  (Okunma sayısı 2155 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Cedric

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 90
Ynt: VAHDETÜL VÜCUD- VAHDETÜL ŞUHUD- VAHDETÜL MEVCUD-PANTEİ ZM-
« Yanıtla #3 : 18 Haziran 2008, 02:49:53 »
bir yerde okuduğum yazıdan ben de bir ekleme yapayım

Alıntı
Vahdet-i Vücud görüşüne göre Allah her an kendi ilminde manalarını seyretmektedir. Bu seyrin tabii sonucu aslı olmayan, aslı hayal olan mevcudat oluşur. Mevcudatın aslı yoktur, yokluktan gelmiş, tekrar yok olacaktır. Dolayısı ile Kainat Allah'tır görüşü yanlıştır, hayal mahsulü bir varlık veya 5 duyuya göre varlıklar orjin olamaz, ancak varlığını da Allah'tan alır. Panteizm bakışı ise dar bir skala ile "mevcudat Allah'tır" kavramını oluşturur. Birimlerin oluşturduğu tüm veya küll görüşü realiteyi yansıtmaktan oldukça uzaktır.

Çevrimdışı MaHaRa

  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 85
Ynt: VAHDETÜL VÜCUD- VAHDETÜL ŞUHUD- VAHDETÜL MEVCUD-PANTEİ ZM-
« Yanıtla #2 : 18 Haziran 2008, 01:52:00 »
Selamlar;

"Daha hiç bir varlık yok iken kainatta
Kainat nokta iken kudret kandilinde
Aşîkâre döküldü Nur sırrı 'Kûntü Kenz' de
Her eşya vücud buldu üstazın nutku nefesinde"

Evvel-i..Zahîr-i..Ahîr-i..Batîn-i..hepsi 'O'..
Yaratılmış olan cümle  mahlukat'ın  sebebi 'O'
Hu...
Buna  uzak olana, yakın olan ne etsin?

V'esSeLâm

Çevrimdışı benbenim

  • benbenim
  • Kayıtlı kullanıcı
  • İleti: 1875
VAHDETÜL VÜCUD- VAHDETÜL ŞUHUD- VAHDETÜL MEVCUD-PANTEİ ZM-
« Yanıtla #1 : 17 Mayıs 2008, 00:40:32 »
VAHDETÜL VÜCUD- VAHDETÜL ŞUHUD- VAHDETÜL MEVCUD-PANTEİ ZM-
İSLAM TASAVVUFU
 
İslam tasavvufçuları nın (vahdetül  Vucud) vücud birliği–vücudu mutlak) O arada Muhyiddini Arabi’nin Vahdetül Vücudu ayrıntılı izahları da Sure-i Hadid'de şu ayete dayanmaktadır:
“İlk ve son dış ve iç Allah’tır ve Allah her şeyi bilir(Allah alimdir)’’ (Hadid-3)
“Allah gökleri ve yeri Altı günde (Altı zamanda altı aşamada, altı evrede) halk etti. Sonra Allah, arşa istiva etti (arşı istila etti-kapsadı)” . (Araf-54)    Ve şu ayetle her şeyi kapladığını teyit etti.
“Allah her şeyi muhittir (ihate etmiştir, kaplamıştır)”. (Fussilet-54) sonra her şeyi helak edecek, Zatı baki kalacaktır.  Allahın zatı, Alemlerden(her şeyden, evrenden yaratıklardan ganidir. Müstağnidir). Allah evren olmadan da vardır ve Alidir-Aşkındır. Allah sameddir. Var olmada ve varlığını devam ettirmede hiçbir şeye muhtaç değildir. Fakat yarattıkları evren ve içindekiler, var olmada ve varlığını devam ettirmede Kadim Vücud-Var-Allah’ın zatı pakine muhtaçtırlar.
        Allah, ilk varın kendi, son varın kendi, dış varın kendi ve iç varın kendisi olduğunu buyurmakta.( zahir-batı n Allah’tır) sonra kendisinin, evreni yaratıp, kapsadığını ve evreni aşkın olup, sonsuz olduğunu vurgulamakta. Evvel- ahir ilk ve son Allah’tır. Ve her şeyi bilen olduğunu ve Rab(her şeyi yönetip eğittiğini- donattığını ) buyurmaktadır.
     ‘’Allah kendi ceberrutunda, gizli iken bilinmeyi dileyip, Alemleri evreni ve içindeki her şeyi yarattığını, daha dünyanın ötesinde gökleri olduğunu orada da soyut-gaybi nesneler olduğunu- (Ruh-melek-cin, cennet ve cehennem  gibi) gayb-gizli alemlerinde bulunduğunu Ruhu gayb aleminden insana üfürüp, onu bilmekli düşünen-akleden( Anlayışlı) kıldığını bu suretle insanla diyaloğu zati ve sıfati ilişkisi bulunduğunu beyan etmektedir. Bunlar hep Kur’an’da mevcuttur.
      Ancak, Allah kendi ceberrutunda gizli iken, kendinden başka hiç kimse yok iken, ve kendini kendinden başka bilen de  yok iken, zatından zatına tecelli edip, önce ruhu, ruhun  nurundan  arşı, arşın nurundan melekleri ve cin-iblisi yarattığını sonra, sırası ile, örnekler alemini-güneşi gezegenleri, yıldızları, sonra cisimler alemi olan yerküresini güneşin hararetinin yoğunlaşması sonucu yarattığını- sonrada ilk İnsanı( Ademi) yaratıp, Zati Nuru olan Ruhunu üfürdüğünü onunla konuştuğunu(Kelam)  ettiğini açıklamıştır. Ve sonrada hepsini kapladığını–aştığını…Bu gerçekler, Kur’an’dan hadislerden, hadisi kutsilerden istihraç (çıkarma) edilmiştir. Allahın dışında hiçbir şey yoktur, olamaz.  Zira ilk var-vücudu mutlakın sınırı yoktur. Allahın kenarı bittiği yer olmaz., olamaz, böyle bir şey düşünülemez.
        İki sınırsız var ise olamaz. Öyleyse yokluk (madum) olmadığı, olmayacağı-düşünülemeyeceği için varlığın zorunluluğu ‘’Vacibulvücud’’  ve iki sınırsız var olmadığı içinde, tekliğinin, birliğinin  zorunlu olduğu kesindir. Allahın varlığı ve birliği-eşsiz, birliği zorunludur.
      İslam Kuran, Hadisler, kutsi hadisler-İslam Felsefesi,  İslam Tasavvufu ve tasavvufun o arada vahdetül vücud –vücut birliği ve Muhyiddini Arabi, Seyyid Abdulkadir Geylani- bunlar 12.asırdan önce ve 12.nci asırda belirlenmiş gerçekler ve bilgiler, görüşlerdir. Aziz Thomas, Spinoza ise 13. ve 15-16.yüzyılda yaşamışlardır. İslam felsefecileri ve tasavvufçuları onlardan esinlenmiş değillerdir. Bilakis onlar İslam düşüncesinden esinlenmişlerdir. Ve kendilerince uyarlayıp, -çarpıtmışlar ve kendilerine mal etmek istemişlerdir.  Bu bir tarihi gerçektir. Batılı felsefeciler, Panteistler, -teistler, deistlerin- islamla, tasavvufla hiçbir alakaları yoktur. HEPSİ İSLAM DIŞIDIR.
       İslam tasavvuf ALİMLERİ ve Muhyiddini Arabi 11-12.asırda yaşamışlar, İbni Arabi’nin doğumu ile  Aziz Thomas Panteizmin kurucusunun doğumu( 1225-1275) arasında en az 60 yıl vardır. İslam tasavvuf alimlerinin Muhyiddini Arabinin  ve İslam Tasavvufçuları nın batı felsefesi ile hiç bir alakaları ve onlardan esinlenmeleri söz konusu olamaz.  Ama batı felsefecilerinin hepsinin İslam felsefesi ve tasavvufçulardan esinlendikleri tarihi bir gerçektir.  Onlar bizden esinlenmiş Müslümanlar onlardan esinlenmiş değildir. Muhyiddini Arabi Hazretleri Aziz Thomas’tan önce yaşamış ve ölmüştür (1160-1239), vefat ettiğinde Aziz Thomas 13 yaşındadır.
 Füsusul hikem Vahdedül vücudu çok detaylı açıklayan bir kitaptır. Genellikle vahdedül vücud denilince Muhyiddini Arabinin Füsusul Hikem adlı kitabı akla gelir.
İbni Arabi Hazretleri, bu kitabı 1205 yılında yazmış, bu kitabın yazılışı Panteizmin kurucusu Aziz Thomasın doğumundan 20 yıl öncedir.
Bu durumda Aziz Thomas, Muhyiddini Arabi’den esinlenmiş olur. Muhyiddini Arabi’nin ondan ve ondan sonraki batı felsefecilerinden etkilenmesinin imkanı yoktur. Onun için vahdedul vucud bilgisi,  Thomas dan ve Avrupalılardan panteizmden alınmıştır iddiasının hiçbir geçerliliği yoktur. Portekizli düşünür Acosta Gabriel de panteistlerden sayılır ve  (1585-1640) yılları arasında yaşamıştır..
 
Son söz: Tasavvuf ve vahdetül vücud(varlıkta birlik) ilminin kaynağı, Vahiydir. Nazari düşünce değildir. Bütün tasavvufcuları n ve Muhyiddini Arabinin delilleri hep vahiydir. Kurana hadisi şeriflere ve hadisi kutsilere dayanır. Hele Muhyiddini Arabi tamamen düşünceye dayanan  felsefeyi red eder. İbni Arabi Hazretleri, aşırı bir Vahiyci-Nakilcidir. Füsusul Hikem isimli kitabı meydandadır. İlahi marifet konusunda akli delil kullanmaz. Akli delilleri (nazari düşünceye dayanan felsefi görüşleri) reddeder. Kabul etmez. Panteistlerin ise , delilleri akli-felsefidir. Muhyiddini Arabi feylezof değil, büyük bir tasavvufçudur ruhanidir.(Metafizi kçidir)
Allah ile doğa bütündür diye anlatılmaya çalışılan Panteizm-Toptan- Tümden Allahçılık, eğer öyle anlatılmak isteniyorsa bu yanlıştır.
    Tasavvufcular, eşyanın aslının ilk varlık olan Allah’tan olduğunu(deniz ve köpük) örneği gibi  Eşyanın(doğanın) yok olacağını aslolan kadim ilk var Allah olduğunu başka var-vücud bulunmadığını beyan ederler. Bir şeyin bir şeyle bütünleşmesi değildir vahdetülvücud. Bir şeyin bir şeyle birleşmesi, bütünleşmesi-tümleş mesi olayına sentez denir.  O zaman yani ‘İKİ VAR’ var. Birisi Allah, birisi de doğa. İki var sentez yapıp, bir olmuşlar. O zaman iki var kabul edilmiş olur.  Ve ikisi de Kadim Var düşünülür. Hayır! Vahdetül Vücud bu değildir.
       ‘’Eşya hep zuhuru Hakdır’’ Deniz ve köpükler gibi. Her şeyin kaynağı, aslı HAKTIR. Hepsi kendinden tecelli etmektedir. Kendinden başka ikinci bir ‘VAR’ yok ki, onunla sentez yapıp birleşsin. Tasavvuf muhdesi, sonradan var olmayı kabul etmiştir. Ancak bu sonradan ihdas olanlar(ortaya çıkanlar) Tanrı’dan, ‘ilk Var’ dan ihdas olmaktadırlar ve sonradan ‘İlk Var’ da tekrar eriyip yok olacaklar.  Kadim ve sınırsız nur olan Allah daimi baki kalacaktır. Deniz ve köpükler, hortumlar , güneş ve şafaklar gibi. Deniz ve köpükler, güneş ve şafaklar, iki şeyden oluşan bir bütün değil ki.  Şafaklar, köpükler, hortumlar gelip geçici birer görüntüdürler.  Aslolan güneş ve denizdir. Şafakların ve köpüklerin güneş ve deniz ile sentez yapıp, birleşmesi diye bir şey yoktur. Sentez, yapısı iki ayrı şeyin birleşip, bir bütün oluşturmasıdır. Dikkatlerinize sunarız.
    Bu nehirler, ırmaklar neden oluşur? Deniz buhar yapar, bulutlar oluşur. Buluttan yağmur-kar yağar. Kardan ve yağmurdan çaylar, ırmaklar nehirler oluşur. Onlarda dön-dolan tekrar kaynak olan denize dökülür. Deniz kaynaktır. Ortada iki ilk var yok ki. ‘İLK VAR, TEKTİR’ . Bütünleşmek, tümleşmek için iki ilk varın olması lazımdır, birisi doğa birisi Tanrı gibi. Hayır! Doğa ilk vardan ve sonradan oluşmuştur. Nehirlerin denizden oluştuğu gibi ve doğada sonradan nehirlerin denize dönüştüğü gibi Tanrı’ya dönecek. Nehirlerin denizde yok olduğu gibi yol olacaktır. ‘İlk Var’ dan başka var yok ki, başka bir var ile birleşsin, bütünleşsin. İlk var bizatihi bütündür-tümdür. Eksiği noksanı olmayan mükemmeldir. İlk varın(nurun) sınırı yok ki, bütün olanlar kendinden kendinedir. Bütün tecelliler sonsuz sınırsız ilk varın kendi varlığı içinde olmaktadır. Tecelliler zatından zatınadır. İlk-son iç ve dış o tek var olan Allah’tır.  Allah sınırsız nur olan varlıktır. Sınırsız olan parçalanmaz. Ezeli-ebedi ve daimi olan mutlak varlıktır ALLAH. Vücudu mutlaktır, Hakkı mutlaktır, Vahidi Mutlaktır, Nuru Mutlaktır, Kuvvet ve Kudreti Mutlaktır, Hüsnü-cemali Mutlaktır, Kemali Mutlaktır, Zatı Mutlaktır.(Mutlak öznedir) ZAT-ı AKDES EN MUKADDES ZATTIR.  
‘Subhanehu’ –O ALLAH MÜKEMMEL VE NOKSANSIZDIR. Ali-yüce(aşkın) olandır
      Eğer Dünyadaki panteistler,  doğayı ayrı, Tanrı’yı ayrı iki varlık kabul edip, ikisini bir bütün(sentez) göstermeye çalışıyorlarsa bu yanlıştır. Panteizmin izahçısı Spinoza öyle söylemiyor. O, Tanrı doğanın özüdür, deyip Tanrı’yı öz, kaynak kabul ediyor. Tıpkı köpüklerin özünün deniz olduğu gibi. Bu görüş, Tasavvufun görüşü olan VahdetülVücuda aykırı değildir. Böyle kabul ettiklerine göre, panteist Thomas ve Spinoza bu gerçeği İslam Tasavvufçuları ndan ve Muhyiddini Arabi’den almış olurlar. Çünkü Muhyiddini ARABİ hazretleri, Thomastan ve Spinozadan önce yaşamıştır. Bizim katılmadığımız ve vahdetülvücüda aykırı olan: Spinoza’nın evren Tanrı’yı aşmıştır, sözüdür. Bu mutlak bir yanlıştır. Bilakis, İslam Tasavvufu ve onun ürünü olan VAhdetülvücuda göre, Tanrı hem evrenin özü hem de evreni aşmıştır. Teal-i Aşkınlık Tanrı’ya mahsustur. Allah kendi nurundan nesneleri var edip, onları kuşatmış(kaplama) tır. Allah( mutlak varlık) sınırsızdır, sınırsızı hiçi bir şey aşamaz.  AŞKIN OLAN ALLAHTIR.
’HERŞEYİ ALLAH YAPTI(yarattı )‘ (Zumer-62)
‘ALLAH HER AN BİR ŞANDA, BİR BELİRMEDEDİR’’ (Ayet-29) Buna halkı cedid denir.
 ‘’Allah her şeyi kaplamıştır’’ (Fussilet-54)
   En çok Allah bilir.
   Övgü Allahın'dır.
Selat ve Selam Efendimiz Hazreti Muhammedin ve Pâk Ehlibeytinin üzerine olsun.
 ‘’Allahın zatından başka her şey yok olur(tükenir)’’
Allahın zati öznesi Bakidir-tükenmez. (Kayyumdur)
‘’Subhanehu: O noksansızdır, mükemmeldir.’’
Vahdehu: O bir tekdir.o tek bir eşsiz bir olandır.
‘’La şerike lehu’’- Onun şeriki-ortağı yoktur. –
     Ayrıca Spinoza Felsefi hayatında,Muhyiddini Arabi’den(Füsusul Hikemden) yararlandığını, O’ndan esinlendiğini itiraf etmiştir. Vahdetülvücüdü, Panteizm’e dönüştürmüş olabilirler. Vahdetülvücudçu İslam Mutasavvufları , Thomasdan ve Spinoza’dan önce yaşamışlardır. Yani Avrupacı Felsefeciler, İslam Tasavvufundan almış ve başka şekil vermişlerdir.
         İslam Tasavvufçuları nın, Muhiddini Arabi’nin onlardan aldığı bir görüş-felsefe den söz edilemez. Vahdetülvücudun ve tasavvufun kaynağı İslamdır. Adı da İslam Tasavvufudur. Tasavvufçular, akılcı, mantıkçı felsefeciler değillerdir. Onların kaynağı Nakil(Vahiy) dir.
Tasavvuf, akla-düşünceye dayanan felsefi bir görüş olmayıp, ledünni bir ilimdir.
Ledünni, Allah katından gelen ilim demektir.  
    Edishon da ilmi hayatının çoğunu, Muhiddini Arabi’ye borçlu olduğunu itiraf etmiştir. Ampulu bulmuş olan Edishon; İbni Arabi’nin kitaplarında geçen şu ayeti muhakkak çok düşünmüş olmalıdır: ‘’Göklerin ve yerin nuru Allahtır( Öyleyse yerde de Nur-ışık vardır)….
…. Nurun meselesi, bir odaya giren ışığa benzer.  O ışık, bir camın(Fanus ve ampul gibi)  içindedir. o cam(fanus ve ampul) sanki parlak yıldızlar gibidir, kendi kendine yanar durur. Kat kat nurdur. ‘’ (Nur Ayeti) işte Edishon önceden bilinen elektrikte, ışık olduğunu da bildiği için bu ışığı muhafaza edecek bir cam(Fanus-ampul) olması gerektiğini bu ayetteki ‘’ O ışık bir camın içindedir’’ ilahi bildiri ve bilgisinden yola çıkmış ve Kur’andan faydalanmış olabilir. Çünkü Muhyiddini Arabi kitaplarında bu Nur Ayeti üzerinde çok durmuş ve irdelemiştir.
    Zaten 1940 lı yıllarda atomun parçalanması ile yer küresi ve doğanın da atomlardan, olduğu anlaşılmış, bu suretle, doğanın özünün radyasyon ışın ve kuvvet olduğu ispatlanmıştır. Bu ışınların özü de Tanrı’dır. Tanrı özün özüdür ve TANRI SINIRSIZ NUR OLAN SONSUZ VARLIKTIR. Sınırsızlık ve sonsuzluk ise Uluhiyettir, Tanrılıktır. Doğanın aslının  ışınlar, ışınlarında aslı-özü  mutlak varlık ALLAHTIR.  
      Örneğin, dünyanın aslının,  güneşin ışınları ve ısısı olduğu, ısının ve ışının  özünün-aslının da güneş olduğu gibi. Buna Tasavvufta, özün özü denir. ‘’FİHİMAFİHİ’’(İÇİN İÇİ)
     Allah her şeyi zıddı-karşıtı ile yaratmış(Pozitif- negatif) ancak kendinin zıddı yoktur ve olamaz. Çünkü Allah sınırsız varlıktır. İki sınırsız olamaz. Ancak, Allah kendisini Nur-ışık ve kuvvet olarak nitelemiş, nura karşı da gölgeyi-karanlığı getirmiştir(Hikmeti ile).  ışığın zıddı olan karanlık, gölgenin çok katısıdır. Yani karanlık katılaşmış gölgedir. Gölgenin koyusudur. Karanlık, meçhulü bilinmezliği ifade eder. Meçhul olan, malum olmayandır ve karanlığın-gölgenin atomu da yoktur. Öyleyse karanlık gölge, mevcudu-varı ifade edemez. O madumu-yokluğ u ifade eder. Mevcut(var)olmayan madum(yokluk) ise, muhaldir(olanağı yoktur), olanaksızdır. Yokluk ispatlanamaz. Mevcud- varlık ispatlıdır.  Madumu(YOKLUĞ U), atomu olmayan, koyu gölge olan karanlık ifade eder. Bu gölge, mutlak varlığın varlığını ispat etmesi için bize gösterdiği bir simgedir. Gölge ve karanlık gerçek bir varlık değildir. Sanaldır, hayal gibidir. VÜCUD, VARLIK NUR VE KUVVETTİR. NUR OLAMAYANIN VÜCUDU YOKTUR. AYRICA GÖLGE SAHİBİNİ TANIMAZ, AMA SAHİBİ KENDİNİ DE GÖLGESİNİ DE TANIR, BİLİR. ÖYLEYSE, GERÇEKTE TANRIYI   TANRIDAN başka bilen de  yoktur.(Zaten hakikat de Tanrı'dan başka hiçbir şey, hiç bir kimse de yoktur. Var olan O ALLAH'TIR) ‘’Rabbımı rabbımla bildim’’( yani onun nuru olan kudsi ruhu ile) bu hadis Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretlerinin Sırrül Esrar isimli kitabından alınmıştır.
Not: Sayın Hocamız Süleyman Ateş’in, Muhyeddini Arabi Hazretleri ve Vahdetül Vücud (Vücud Birliği) Hakkında 14.03.2006 tarihinde Vatan Gazetesi köşesinde yazmış olduğu bu yazıyı da bir Alimin teyidi ve tanığı olarak Vahdetül Vücud ve Tasavvufla ilgili bu yazımıza Hocanın Affına sığınarak eklemeyi uygun buluyorum ve kendilerine Hakka yardımından dolayı şükranlarımı arz ediyorum.
 Varlıkların temel kaynağı Tanrı'dır
Soru: Muhiddin Arabi'nin şahsıyla vahdet-i vücut felsefesi hakkındaki görüşleriniz nedir? (Mehmet Çobanoğlu)

Cevap: Muhiddin Arabi, kanaatime göre büyük bir İslâm mutasavvıfı ve filozofudur. Onun felsefesi, kendisinden sonra hemen herkesi etkilemiş ve tasavvuf akımında çığır açmıştır. Ancak onun sadece sözlerini alıp her şeye tanrı demek yanlıştır. Onun kastı da bu değildir zaten. Düşünelim, bu evreni yaratan Allah. Peki nereden yarattı? Kendisinden başka varlık var mıydı? Öyle olsa iki kadim (öncesiz) olması gerekir. İki kadim, iki tann demektir. Bu olamaz. Öyle ise Allah, bu evreni kendisinden ayrı bir varlıktan değil, kendisinden yaratmıştır. O halde bütün varlıkların temel kaynağı Tanrı'nın kendisidir. Yani temelde varlık çeşitli değil, tektir.

Ancak burada varlığın iki sıfatı karşımıza çıkar. Biri varlığın aslı ki bu, Allah'tır. Buna vacibül vücut (gerekli varlık) denilir. Bir de bu varlığın şekle soktuğu varlıklar vardır ki bunlar çeşitli yaratıklardır. Varlığın zatına Allah, sıfatlarına, görüntüsüne mahlukat (yaratıklar) denilir. İşte İbn Arabi felsefesinin temeli özetle budur. Bu görüşü kabul etmeyen de aslında alternatif bir düşünce getiremez. O takdirde Tanrı'dan ayrı kadim bir varlığın daha olması gerekir ki bu, İslâm inancına aykırıdır. Hadid Suresi'nin baş tarafında, "O, evveldir, sondur, zahirdir (görünendir) bâtındır (gizlidir)" buyurulmaktadı r.(Vatan Gazetesi -14.3.2006 Süleyman Ateş)''

 




Payla facebook Payla twitter
 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
1924 Gösterim
Son İleti 05 Kasım 2010, 17:23:50
Gönderen: ayışığı
0 Yanıt
1913 Gösterim
Son İleti 15 Kasım 2009, 12:00:55
Gönderen: Ast
0 Yanıt
1853 Gösterim
Son İleti 20 Mayıs 2010, 00:11:56
Gönderen: NUİT